Güncel politika üzerine yazdıklarımdan basit denemelere, makalelerden söyleşilere, kısacık karalamalardan ve dahi alıntılardan edebî hikâyelere, nihayet müzik listelerine kadar doldurduğum bu sayfa, bunca şahsi metne rağmen benim şahsi alanım olmaktan çıkalı hayli vakti devirdi sayılır.
Biliyorsunuz, daha evvel Beyza Dut, Bahar Topçu ve Ali Aydın gibi değerli dostların kaleminden çıkan yazıları, farklı sesleri ve itirazları da burada ağırlamanın kıvancını yaşamıştım. Asla “konuk yazar” diye anamayacağım bu arkadaşlarım bu sayfanın ev sahipleri olarak onurlandırmışlardı burayı. Hakezâ, söyleşiler yoluyla ses veren dostlar da yaptılar bunu. İşte bugün, Göçmenlik üzerine yaptığımız söyleşiden sonra bu kez kendi kalemini oynatarak dayanışma halkasını bir kat daha büyütüyor Hamit Yayar, ne mutlu…
Hamit bu yazısında bizi Gezi Direnişi’ndeki kırık otobüs duraklarından Fransa sokaklarındaki “yağma” tartışmalarına, orada da sömürgeciliğin ve küreselleşmenin kanlı tarihine uzanan köklü bir hesaplaşmaya davet ediyor. Sömürüyü, eşitsizliği ve küresel sermayenin alt sınıflara reva gördüğü geleceksizliği ıskalayıp vitrin camlarına ağlayan “medeni” ezberleri tekte (kısa ve öz) yerle bir ediyor.
ILO verilerinden tarihin sömürgeci parantezlerine; eğitim hakkı elinden alınan gençlerden emeği gasp edilen milyarlara uzanan bu metin, “mülkiyetin kutsallığı” kisvesi altında gizlenen asıl vandallığı teşhir ediyor. Ve nihayetinde, muktedirlerin “barbarlık” ve “vandallık” olarak yaftaladığı tüm tarihsel itirazların arkasındaki o yalın sınıfsal öfkeyi sahiplenerek noktayı koyuyor: “O camları ben kırdım, bu dükkânları da ben soydum!”
Uzattım, biliyorum. Egemenlerin diline şerbetli, yeryüzünün lanetlilerinin yanında duran bu güçlü itirazı sizlerle başbaşa bırakıyorum. Katımız “kaçak” olsa da, sakinleri kalabalıktır abiler! Bizim mülkümüz de bu kadar işte…
Keyifli okumalar.
E.D., 22 Ekim ‘26.
Barbarlık mı, Uygarlık mı?
O camları ben kırdım, bu dükkânları da ben soydum!
Gezi eylemleri sırasında özellikle İstanbul’da bayağı bir cam kırılmıştı. O dönemde Türkiye’de bu eylemleri kısmen onaylayan bazı kimseler, “İyi ama, otobüs duraklarının camlarını kırıyorlar,” demişlerdi. Şimdi Fransa’da yaşanan mağaza vb. yerlerin “yağmalanmasına” da benzer tepkiler gösteren dostlarımız var. Arabaların ve birtakım ulaşım araçlarının tahrip edilmesine “vandallık” denilerek tepki gösteriliyor.
Hazır vandallıktan söz açılmışken sizi uzun bir tarihsel yolculuğa çıkarmak istiyorum. Fakat uzun uzun anlatılarla değil; çok kısa ve cevabı çok uzun olan bir soruyla: Fransa ve “medeni” Batı, kaç yüzyıldır Afrika’yı ve Orta Doğu’yu yağmalıyor ve vandallık yapıyor?
Tabii bu sorunun cevabını bilmeyenler (varsa öyle birileri), açık kaynaklara bakıp uzun uzadıya bu sorunun cevabını okuyabilirler. Ben günümüze gelmek istiyorum: Kimse sebepsiz yere hayatını tehlikeye atarak sokak çatışmalarına girmez.
Dünya ölçeğinde alt sınıflar, onlarca yıldır çok katmanlı bir kuşatma altında yaşamaya mahkûm edilmek isteniyor. Kapitalizm öncesi çağlara kadar örnekler vermeyeceğim; genel anlamda emeğiyle yaşam süren alt sınıfların 18. yüzyıldan günümüze verdikleri mücadeleyle edindikleri haklar, küreselleşme denen yağmanın içinde eriyip gidiyor. İster Avrupa’da, ister Türkiye’de, ister dünyanın farklı coğrafyalarında emeğiyle hayat süren, üretmek ve üremekle mükellef milyarlarca insanın üretilen toplam servetten aldıkları paya bakalım:
“Dünya genelinde ücret alan tüm çalışanlar sıralandığında, en yoksul %10’luk işçi kesimi küresel ölçekte ödenen toplam ücret pastasından yalnızca %0,5 pay alabilmektedir.”
ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) verileri: “Dünya ekonomisi büyüyor, pasta genişliyor ama işçilerin bu pastadan aldığı dilim oransal olarak sürekli küçülüyor ve dilimin aslan payı en tepedeki azınlığa gidiyor.”
Özetle ILO verileri başta olmak üzere birçok kurumun verilerini incelediğimizde, emeğiyle yaşam süren milyonların giderek yoksullaştığını ve gençlerin geleceksizlikle tehdit altında olduğunu görebilirsiniz. (Not: Kayıt dışı ekonomi ile kölelik düzeyinde yaşam süren insanların hâlini bilmiyoruz!)
Avrupa ve Fransa özelinde günümüze gelecek olursak: Endüstriyel eğitim kurumlarından endüstriyel sinema kültürüne kadar; yeme-içme, giyim-kuşam ve dizi-filmlerle yoğurarak zehirledikleri ve sömürdükleri insanlar, okulda ellerini yıkamak için sabun olmadığından sokağa çıkmaya karar verdiler. Elbette bu, bardağı taşıran son damla oldu. Bu eylemlerin hemen öncesinde eğitim emekçileri olan öğretmenler de geçinemedikleri için ve eğitim kurumlarına yetersiz bütçe ayrıldığı için itiraz etmişler.
Kapitalizmin hiç acımadan duvardan duvara vurduğu tüm toplumsal kesimler, göçmenler de dâhil, onlarca yıldır yaşanan ama bir türlü bitmek bilmeyen bu sömürünün karşısında siyasal şiddete başvurmuşlar. (Polisin provokasyonlarını ve istihbarat kurumlarının olaylardaki rolünü de unutmuyorum!)
Tarih boyunca askerî ve siyasi olarak daha iyi örgütlenmiş olan devletler, istilaya gittikleri ve sömürgeleştirdikleri halkları “barbar” veya “kâfir” diye adlandırmışlar. Eee, madem barbarlar, o zaman onları ehlileştirip sömürelim demişler!
Tarihin o derinliklerinden gelen sınıfsal kavramlar, üretim biçimlerinin değişmesiyle biçim değiştirse de özü itibarıyla aynen devam edegelmiş. İtiraz siyasallaştığı an; itiraz edenin göçmenliği, barbarlığı, vandallığı, kâfirliği ve komünistliği açığa çıkmış. Bu yüzden yeryüzünün lanetlileri bu söylevlere şerbetlidir.
Emeğiyle geçinen ve hakkı olmayana el uzatmayan ben gibi milyonlarca işçi ve eylemci adına yazıyorum: Siz modern ve uygarsınız ya, biz barbar olmaya ve hakkımız olanı almak için bizden çaldıklarınızı almaya geleceğiz! Her defasında çıkıp o camları kıracak, o lüks mağazalarınızı soyacağız!
Yazıyı sonlandırmadan ekleyeyim: Yaşadığım yerden dolayı ne Gezi eylemlerine ne de Fransa’daki şanlı eylemlere katılma şansım oldu. Ama madem barbarız, tekrar edeyim: O camları ben kırdım, bu dükkânları da ben soydum…
HAMİT YAYAR
Ekim ‘26, Almanya

DÜNYA ASKERİ STRATEİ VE PİLANLAMA ENİSTÜTÜSÜ(GAZİ MUSTAFA KEMAL)Askeri eğitim kurumları ve askeri hastanelerin kapatılması, Türkiye’nin milli güvenlik mimarisi ve askeri tıp kapasitesi açısından en çok tartışılan ve eleştirilen konuların başında gelmektedir. Özellikle terörle mücadelenin ve bölgesel risklerin yoğun olduğu bir coğrafyada, bu kurumların eksikliği hem operasyonel yetkinlik hem de cephe gerisindeki sağlık desteği açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.Talep ettiğiniz doğrultuda, konunun stratejik ve hayati önemini Anlatmak,tadır
22 Ekim 2026
Stratejik Bir Hata ve Milli Güvenlik Zafiyeti: Askeri Liseler ve Askeri Hastaneler Derhal Açılmalıdır
Türkiye, etrafı çatışmalarla, iç savaşlarla ve terör örgütlerinin tehditleriyle sarılmış tam bir “ateş çemberi” içinde var olma mücadelesi vermektedir. Böylesine kritik bir jeopolitik konumda yer alan bir ülkenin askeri reflekslerinin, kurumlarının ve hafızasının zayıflatılması kabul edilemez bir stratejik hatadır. Geçmişte yaşanan darbe girişimleri gerekçe gösterilerek, yüzyıllık birikime sahip askeri okulların ve askeri hastanelerin bir kalemde kapatılması, terörle amansız bir mücadele yürüten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kurumsal omurgasına indirilmiş ağır bir darbedir.
Komuta Zinciri ve Liyakat Cephede Başlar
Askerlik sıradan bir meslek değil, adanmışlık ve yüksek disiplin gerektiren bir yaşam tarzıdır. Komutanlık vasfı, sevk ve idare yeteneği, stratejik planlama ve harp doktrini askeri liselerde genç yaşta verilmeye başlanan eğitimin birer ürünüdür. Bu okullardan yetişen öğrencilerin Harp Okullarına geçmesiyle oluşan o güçlü komuta ve aidiyet kültürü, Türk milletinin güven kaynağıdır. Sivil eğitim modelleriyle askeri dehanın, disiplinin ve kurumsal sadakatin aynı seviyede inşa edilebileceğini düşünmek askeri sosyolojiyi ve harp tarihini hiç anlamamaktır.
Askeri Tıp Bir Tercih Değil, Savaş Alanında Hayat Memat Meselesidir
Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sınır ötesi operasyonlara kadar TSK’nın en büyük güvencelerinden biri, cephe gerisinde anında müdahale kabiliyetine sahip Sağlık Komutanlığı ve askeri hastanelerdi. Askeri hekimlik; harp cerrahisi, çatışma alanındaki yanıklar, kimyasal/biyolojik gaz zehirlenmeleri ve akut savaş yaralanmaları gibi sivil tıbbın çok uzağında kalan spesifik alanlarda uzmanlaşmış bir disiplindir.
Sivil doktorlarımızın iyi niyeti ve çabası tartışmasızdır ancak çatışma psikolojisini, helikopter tahliye operasyonlarını ve cephe koşullarını bilmeyen bir sağlık sisteminin, terörle mücadelenin getirdiği ağır yaralanma ve zehirlenme vakalarında yetersiz kalması kaçınılmazdır. Nitekim askeri tıp hafızasının yok edilmesi, mağaralarda veya üs bölgelerinde yaşanan spesifik yaralanma/zehirlenme vakalarında can kayıplarının önüne geçebilecek o uzman refleksin eksikliğini acı bir şekilde hissettirmiştir. Dünyada ordusu olup da kendine ait askeri hastane sistemi bulunmayan neredeyse tek ülke konumuna gelmek, savunma sanayiinde yerlilikle övünürken askeri sağlıkta tamamen dışa bağımlı ve sivil sisteme muhtaç kalma tezatını doğurmaktadır.
Sonuç ve Çağrı:
Mevcut siyasi iradenin “reform” adı altında hayata geçirdiği bu uygulamalar, Türkiye’nin savunma ve beka kabiliyetine verilmiş kalıcı bir zarara dönüşmektedir. Etrafımızdaki tehditler her geçen gün tırmanırken, TSK’nın yeniden en yüksek operasyonel seviyeye ulaşması için Askeri Liseler ve GATA başta olmak üzere askeri hastaneler derhal yeniden açılmalı ve asıl sahibi olan Milli Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’na devredilmelidir. Şehitlerimizin hatırası, gazilerimizin can güvenliği ve vatanın bekası, günübirlik siyasi kaygılara veya geçmişin korkularına feda edilemeyecek kadar mukaddestir.