
“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor,” diye başlar Komünist Manifesto: “Komünizm hayaleti.” Dünyada da bir hayalet dolaşıyor bugün: Göç hayaleti. Türkiye’de de tuhaf bir otobüs dolaşıyor biliyorsunuz: “Zafer Turizm”in nefret otobüsü. Bu otobüs ırkçılığın bilindik alâmetlerini en saf hâliyle her yere ulaştırırken şovenizm konusunda da yeni bir çığır açıyor. Bir çığır… Ama oldukça tehlikeli bir çığır. Şovenizm ve faşizm karşısında sıklıkla düştüğümüz hata bu tehlikeyi daha da büyütüyor: Ciddiye almamak! Çünkü antifaşistlerin basiretsizlik ya da düşüncesizlik nedeniyle değil ama fazla düşünce nedeniyle ciddiye almadıkları her kişi ve girişim daha kolay bir şekilde yayılma, sirayet etme fırsatı bulmuştur her zaman. O halde sonda söylemem gerekeni başta söyleyerek başlayayım: Peşinde olduğumuz hayalet kadar, peşimize düşen hayaleti de umursayalım!
Göç olgusu da, göçmenlik karşıtlığı da yeni değil elbette, aksine, en az insanlık tarihi kadar eski meseleler. Ancak belli dönemlerde artış gösterebiliyor. Hiçbir zaman yerine oturamayan Ortadoğu’da yükselen IŞİD terörizmiyle hızlanan göç dalgası, Rusya-Ukrayna Savaşı’yla yurtlarını terk etmek zorunda kalan insanlarla birlikte daha konuşulur oldu belki de. Ama yalnızca terörizm ve savaşlar değil, bölgesel yoksunlukların da etkisiyle uzun zamandır farklı coğrafyalarda göç ihtiyacının oluştuğu açık. Hatta öyle ki, farklı beklentiler ve arayışlar nedeniyle Avrupalı gençler Amerika’ya, Amerikalılar Uzak Doğu’ya, Uzak Doğulular İskandinavya’ya yol alıyorlar. Ama kim “göçmen”, kim “mülteci”, kim “turist”, kim “persona non grata”, belli değil.
Bu hareketlilikle birlikte göçmen karşıtlığı da dünyanın birçok yerinde yükselişte. Üstelik, memlekette hiçbir konuda kurulamayan mutabakat bu nefret ölçeğinde neredeyse ‘kendiliğinden’ oluştu. Göçmen karşıtlığı bile değil düpedüz göçmen nefret ve düşmanlığını içselleştirmemiş çok az grup, parti, topluluk ve insan var ne yazık ki. Yaklaşımları, söylemleri ve eylemleri farklılık gösterebiliyor sadece. Elbette göçmenlere olması gerektiği gibi davranan ve onlara yönelen nefrete karşı duvar olmaya çalışanlar da yok değil ama dediğim gibi sayıları çok çok az.
Göçmen düşmanlığının Türkiye’deki bayraktarlığını son dönemde Ümit Özdağ yapıyor. Kendi “ideolojisi” ve tabanı açısından düşünüşürse, iyi de yapıyor. Faşizm, şovenizm ve popülizm dozunu her geçen gün artırarak Türkiye’de; Türkiyeli yurttaşların birçoğu kadar hatta çoğunlukla onlardan da kötü şartlarda barınmaya ve hayatta kalmaya çalışan göçmenleri iştahla hedef gösteriyor. Bu mesaiye evvela bireysel olarak başlayan, içinde bulunduğu MHP ve İyi Parti gibi örgütlerde yine aynı ırkçı göçmen düşmanlığının öncülüğünü ve sözcülüğünü yapan Özdağ, nihayet 26 Ağustos 2021’de Zafer Partisi’ni kurarak bu düşmanlığı tam anlamıyla “kurumsallaştırdı”. Ümit Özdağ her ne kadar sonradan “ülkenin ihtiyaç duyduğu her alan ve konuda uzman kadroları ile projeleri olduğunu” iddia etse de kurduğu partinin neredeyse tek varlık amacının göçmen kovalamak olduğunu söylemek kesinlikle yanlış olmaz.
“Püskevit” Ekolü
Özdağ’ın eski genel başkanı Devlet Bahçeli meşhur bir konuşmasında koskoca sosyal adalet kavramını “püskevit”i alamayan çocuklar üzerinden açıklamaya kalkıştığında hepimiz oldukça etkilenmiştik! Bugün aynı Özdağ, korkunç enflasyon ve her geçen gün daha da yok olan alım gücü nedeniyle “püskevit” alamayan çocukların patates-soğan alamayan ana babalarını kovalıyor pazarlarda. Elinde parti amblemli büyükçe pazar poşeti, alışveriş yapan yurttaşlara yaklaşıyor; ellerindeki poşetleri alıp bu torbaya dolduruyor, ayaküstü propagandasını yapıp uğurluyor. Dağıttığı pazar poşetinin üzerinde şöyle yazıyor: “13 milyon sığınmacı ülkelerine döndüğünde bu poşet daha ucuza dolacak.”
Özdağ daha evvel de İzmir’de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçen bir Suriyeliye ait kuyumcuya girmiş, dükkân sahibinden kimliğini ve işletme ruhsatını isteyerek kendisini takip eden televizyon kameralarına göstermişti. Kuyumcu ile sözde insanî bir diyalog kurup “Çok sevindim seni tanıdığıma,” diye tokalaşarak dükkândan ayrılan Özdağ, daha sonra bu kişiyi sosyal medyadan da afişe etti ve şöyle bir tweet attı: “Tehlikenin farkında mısınız?”
Dükkân sahibi yurttaşın, Özdağ’ın isteği üzerine hiçbir şekilde itiraz etmeden kimliği de dahil devlet tarafından kendisine verilmiş bütün belgeleri çıkarıp göstermesi, nasıl bir öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olduğunu da göz önüne seriyordu. İnanın sadece Özdağ değil, herhangi bir vatandaş da aynı şeyi istese yine yerine getirirdi bu kişi. Üstelik bu örnekte yer alan yurttaş görece daha iyi ekonomik koşullara sahip konumdaydı. Ancak Türkiye genelindeki Arap, Afgan ya da Afrikalı göçmenlerin çoğunu, savaştan kaçarken maddi manevi zarar görmüş kişiler oluşturuyordu ve onların maruz kaldıkları her türlü ırkçı ve kötü muamele daha da fazlaydı. Söylemlere bakıldığında göçmenleri hiç kimse istemiyordu ancak yoksul durumdakileri asgari ücretin bile kat be kat altında çalıştırmak, zengin olanlara ise ederinden çok daha fazlasına mülk satmak konusunda da herkes birbiriyle yarışıyordu. On personelinin yedisi Suriyelilerden oluşan bir işyeri sahibi gündelik konuşmalarında, üstelik bazen tam da o insanların yanında “Suriyeliler geldi, ülkeyi mahvetti” minvalinde konuşabiliyordu. Türkiye gibi, dört bir yanı göçmenlerle dolu bir ülkede son on yıllık dönemde gelmiş göçmenler hiç kimseye yaranamıyordu.
Özdağ ve partisinin söylemleriyle eylemlerinin her biri, şovenizmin hem dibi hem zirvesi. Elbette bu yaklaşımlardaki “tehlikenin farkında” olan insanlar da var ancak onların içinden birçokları da büyük çoğunluk gibi akıl tutulması olarak nitelendirdikleri bu durumla daha ziyade dalga geçiyorlar. Ümit Özdağ’a bir tür “mahallenin delisi” muamelesi yapılıyor. Yazının başında söylediğim üzere, tehlike en çok da bu ciddiye almama hâliyle katlanıyor.
Öyle ki, bazı anketlerde partinin oy oranı %4 dolaylarında görülüyor. Yani biz Ümit Özdağ ve partisine “delidir ne yapsa yeridir” mantığıyla yaklaştıkça onlar da fırsattan istifade meclise yaklaşıyorlar ve bu ölüm, zulüm çığırtkanı ırkçılığı en üst düzeyde temsile hazırlanıyorlar. Artık belediye başkan adayları da var ve bilin bakalım tek vaatleri ne?
Kısacası, bizim boşluğumuza gelen hiçbir şey onların boşluğuna gelmiyor ve dolayısıyla böylesi şovenistlerin gün gelip de kazara bizi “yönetir” hâle gelmemeleri için büyük bir ciddiyet gerekiyor. Özellikle de biz sosyalistler ve cümle antifaşistler için.
“Batı cephesinde yeni bir şey yok”
AKP’nin yıllardır uyguladığı “göç politikasının” hem göçmenleri, hem de göçmenlerle birlikte yaşama pratiğini doğal yollardan kuramayan Türkiye toplumunu sürüklediği yer ortada. Irkçılık her geçen gün yükselirken sosyal adaletsizlik de içinden çıkılmaz bir hâl alıyor ve ülke içerisinde gitgide daha büyük kutuplaşmalar ortaya çıkıyor. AKP ve Erdoğan her ne kadar aksini iddia etse de uzun yıllardan beri bütün varoluşunu bu kutuplaşma üzerine kurguladı. İktidar sahibi oldukları ve bu iktidarı her geçen gün daha diktatoryal eğilimlerle güçlendirdikleri halde arkasına sığındıkları sözde mağduriyetlerin bir düşmanlık diline ihtiyacı vardı çünkü. İç ve dış düşmanların hiç tükenmediği, tükendiği noktada yenilerinin hızla yaratıldığı bir “yönetim” şeklini benimsemişlerdi.
Hem AKP iktidarının “yerli ve milli” politikalara ağırlık vermesi hem de Avrupa Birliği’nin ikircikli ve gönülsüz yaklaşımları nedeniyle Türkiye üzerindeki hukukî ve idarî tüm yaptırım gücünü kaybeden Avrupa nerede duruyor peki? Avrupa, Suriye İç Savaşı’nın başından beri büyük bir göçmen korkusu ile hareket ederek “kelle pazarlığı” yapıyor. Buna son olarak İtalya da dahil oldu anlaşılan. Bugün Rusya’nın onca yaptırım tehdidine, ambargosuna ve özellikle enerji alanında yaşanan krize rağmen Ukraynalı göçmenler konusunda bir hayli “insancıl” ve “gönlübol” davranan Avrupa’nın; Arap, Afgan ve Afrikalı göçmenler konusundaki sorumsuzluk ve riyakârlığına örnek çok. O yüzden bu başka bir yazının konusu ama bugün göçmenlerin dünyanın hemen her yerinde maruz kaldıkları nefret suçları ve şiddetin faillerinden, en iyi ihtimalle azmettiricilerinden olan Avrupa’nın her fırsatta deşifre edilmesinin elzem olduğunu düşünüyorum. Edeceğim de…
Tam bu noktada George Orwell’ın sözüne atıfla şöyle diyebiliriz sanıyorum: Tüm göçmenler eşittir ama bazıları daha eşittir! Çünkü göçmenler hemen her ülkede öncelikle kültürel farklılıklarına göre tanımlanıyorlar. Özellikle aynı dine mensup olmadıklarında daha “göçmen” sayıldıkları su götürmez. Bugün Almanya’da bir Ukraynalı ile Müslüman bir coğrafyadan gelen göçmenin yasalar karşısında eşit olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Ayrıca bu toplumsal yaşamda da bu şekilde tezahür ediyor. Çünkü biri “göçmen”, öteki “mülteci”. Elbette Alman toplumunun büyük bir kısmının hâlâ en çok çekindiği şey “ırkçılık” suçlaması ama öte yandan AfD’nin yükselişine baktığımızda görüyoruz ki bu çekinceleri hayatlarına, kararlarına ve politik tercihlerine pek yansımıyor.
Türkiye’de ise göçmen düşmanlığı “din birliği” ile de kaybolmuyor. Çünkü ne olursa olsun, İslâmiyet’in yaşanma şekli başta olmak üzere yine birçok kültürel farklılık bulunuyor. Bu noktada Almanya’dan ayrıldığı bir yer de bulunmuyor aslında. Tuhaf gelebilir ama bir Arap, Afgan ya da Afrikalı bugün Türkiye’de de bir Ukraynalıdan daha “göçmen” sayılıyor. Ama eninde sonunda bir ötekileştirme bahanesine dönüşen tüm o farklılıklar ezelden beri var olan ırkçılığın da bahanesi olarak öne sürülüyor elbette. Çünkü biri “göçmen”, diğeri “sığınmacı”. Hatta, “işgalci”.
Almanya-Türkiye arasındaki bir benzerlikten daha söz edelim: Göçmen politikası konusunda farklı yaklaşımları bulunsa da, göçmen nefreti konusunda Türkiye’de müthiş bir muhafazakâr-seküler mutabakatı var. AKP kadroları bu politikasızlığın faili oldukları için olumsuz yorumlara pek yanaşmasalar da AKP ve CHP seçmenlerinin belki de hiç takışmadan uzlaştıkları konuların başında göçmen düşmanlığının geldiğini de biliyoruz. Almanya’da AfD’nin ırkçılığı açık fakat onlar parlamentoya girerlerken barajı aşamayan sol parti Die Linke’den ayrılan tuhaf solcu Sahra Wagenknecht ve partisi de sağa yaklaştıkça yaklaşıyor. Öyle ki, kimi kesimlerce “aşırı sol” olarak tanımlanan bu partinin her nasılsa aşırı sağ AfD tabanından oy alabileceği öngörülüyor. Hâlihazırda Almanya’da kendini “solda” tanımlayan birçok insan AfD’nin yükselişinin “tehlikeli” fakat göç politikaları nedeniyle Almanların sağa kaymasının “normal” olduğunu dillendiriyor. Çünkü her nasılsa solu da sağı da asla memnun etmeyen sosyal yardımların, göçmenler için bir “avantaj” olduğuna inanılıyor. Tıpkı Türkiye’de eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalanan göçmenlere “hırsız” muamelesi yapıldığı gibi.
Hatırlayalım, Hitler ve partisi 20 yıllık bir süreçte palazlandı, AfD çok daha hızlı bir biçimde yükseliyor ve yakın tarihte Holokost gibi bir vahşetin yaşandığı ülkede sağ yönelimlerin, göçmen düşmanlığının ve dahi ırkçılığın güçlenmesinin “normal” karşılanması gerçek tehlikeye işaret ediyor.
Ve ancak bugün tüm Almanya genelinde büyük katılımlı ırkçılık karşıtı eylemler yapılıyor. Ancak bugün! Ciddiye alınmadığı süre boyunca AfD kendine büyük bir hareket alanı buldu. 2013’te kurulan parti bir süre %5 civarlarında dolaştıktan sonra bugün, bazı eyaletlerde üç, bazılarında ise dördüncü büyük parti olarak parlamentoda yer alıyor ve daha korkuncu yükselişini de sürdürüyor.
Peki… Tekrar Zafer Partisi’ne ve Özdağ’a dönelim: Bölünerek çoğalan, çoğaldıkları yerde biraz daha kalabalıklaşan, sonra dönüp yeniden şah damarına bağlanan Türk Sağı’nın “yükselen yıldızı”. Son propaganda faaliyetinde karşısında lise öğrencileri var ve oradaki bir çocuğu uyarıyor: “Otur oğlum, ayakta durma.” Çocuk bir süre daha oturmayınca “Oğlum Afgan mısın, otursana!” diye gülerek yineliyor. Gülerek… Bu bir şey değil. Daha evvel “Seçme yaşı 12’ye düşse Zafer Partisi tek başına iktidar olur,” demişliği de var. O halde onun bir Suriyeli göçmeni hedef göstererek sorduğu soruyu ben de onu işaret ederek yineleyeyim: Tehlikenin farkında mısınız? Bütün olumsuzluklara rağmen bugün Almanya’da olduğu gibi siz de bir arada yaşadığınız bütün insanlarla, yoldaşlarınızla birlikte siz de sokağa çıkacak mısınız? Yoksa Zafer Partisi’nin bir gün Meclis’e girip ya da bir belediyeyi kazanıp bu ırkçılığı daha da kurumsallaştıracağı güne kadar susacak mısınız? Ciddiye mi alacaksınız yoksa ısrarla deli muamelesi mi yapacaksınız? Ama unutmayın, ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar. Deliliğe ağlamaktan daha kötüsü de şudur: Faşizm bir ideoloji değil, SUÇTUR!
EMRE DURSUN
Ocak ’24, Gießen