KaçakRadyo8: Terazinin Hüznü

Biraz geciktim, evet, ama olur öyle…

Size hem “Terazinin Hüznü” adlı “muzır neşriyattan”, hem burçlardan ve muhtemelen onlar hakkındaki zerre umursamadığınız fikirlerimden, hem hayatın tuhaf terazisi ile şirazesinden hem de bağımsız bir başka “teraziden”, Deniz’den, denizden, Boğaziçi’nden, dalgadan, dalgalanan hikâyelerden, izden ve sürprizden, “bazan”dan ve “boşver”den, siyahtan ve yeşilden ve elbette İstanbul’dan bahsedeceğim bugün…

Ama önce bir başlayalım tabii, di mi?

Aynı şarkıyı bir de Fransızca ve Türkçe yorumlayan Candan Erçetin versiyonuyla ağırlayalım isterim önce… Hikâye yine aynı elbette…

“Tatlı bir kız yaşıyordu Boğaziçi’nde”, evet. Genç omuzlarında hayli yüklü bir heybe… Elinde terazi tutan bir “terazi”, söz konusu adalet olduğunda kendini de kantara koymasını bilen… Cüssesinden ve tecrübesinden beklenmeyecek bir cesaretle atıldığı yola, yollara en çok ve daima yüreğinin imzasını atan hüzünlü bir bilge. Alevini naifliğin içinde besleyen; yeşile baktıkça yeşil, maviye baktıkça mavi olan gözlerinde ateşin rengini bile kendine ve kendi rengine eşitleyebilen sunturlu denge!

“Tatlı bir kız yaşardı Boğaziçi’nde”… Heybesini omzuna atıp da o kenti terk edişinden yıllar sonra ama galiba daha önemlisi o kente onca yıldan sonra ilk dönüşünde karşılaştık biz Deniz’le. Boğaziçi’nde… “Nar zamanı” değil, erguvan mevsimiydi. Ama Deniz, gözlerinin eşsizliği ve kudretiyle erguvan rengini nar çiçeği rengine dönüştürmeyi de bilmişti. Yeşile baktıkça yeşil, maviye baktıkça mavi, erguvana baktıkça erguvan, nara baktıkça nar, bana baktıkça bendi. Kalbim, bir terazinin her iki kefesindeydi.

“Ne yaşadık lan biz?” Bilemiyoruz. Ama her ne yaşadıysak da kabul ettik gitti!

“Terazinin Hüznü ve Diğer Burçlar”, Jacques-André Bertrand tarafından yazılmış harikulâde bir kitap. Burçlar söz konusu ise, bence en iyisi çünkü başındaki alıntıyla bile deklare ediyor bu gerçeği: “Doğru olmasa bile, iyi bulunmuş.”

Esasen, dünyadaki ve hayattaki her şey gibi “astrolojiyi” bok eden de biz insanlarız bence. Malûm, hiçbir konuda doğru dürüst bir okur yazarlığımız olmadığı gibi, hemen her şeyi de çarpıtmaya yoğunlaşmış lüzumsuz bir hırsla yaşama konusunda ısrarlıyız. Oysa burçları doğru çerçeveden değerlendirdiğimizde çok da şaşılacak, reddedilecek şeyler olmadığını kolaylıkla görebiliriz çoğunlukla. Sözgelimi, gökyüzü hareketlerine kitlenmeyip aslında yine gökyüzü hareketlerinin yarattığı mevsimlere baksak, daha kolay ikna oluruz birçok şeye…

Söyledim, her şeyi bok eden biziz! Bütün bu burçlardan günlük fallar, haftalık rotalar, yıllık planlar devşirmeye kalkışan astrologlar da aslında gayet anlaşılabilir olabilecek şeyleri karikatüre çevirmeyi başarmışlardır yazık ki…

Ama Bertrand oturup da bu kitabı kaleme alırken, ciddiye almadığı bir şey konusunda bile hayli ciddi çalışmış ve ortaya muazzam bir eser çıkarmıştı… Edip Cansever’den bir ufak rol çaldıktan sonra şarkıya gidelim, sonra yine devam edelim…

Ne diyordu şairimiz: “İnsan yaşadığı yere benzer.” E o zaman gayet tabii, insan doğduğu mevsime de benzer.

“Sence?” diye sorsanız, muhtemelen Deniz de “Evet,” der.

Der…


Kitaba döneriz… Burçlara da döneriz!

Ama deşelim bakalım biraz daha: “Ne yaşadık lan biz?”

Bunun değil “doğru cevabı”, herhangi bir cevabı bile verilemedi bunca yılda… Verilmesi de mümkün değildi ve hatta niye verilsindi? Elinde, çantasında, heybesinde hatta göt cebinde bile her daim kalem taşıyan ve kendi hikâyesini bizzat yazmaya pek meraklı iki insan olarak belki de ilk kez dahlimizin olmadığı bir hikâye bulduk Boğaziçi’nde. Durduk yere. Öylece. Öylesine.

“Gel anlatalım şunu!” desen, kimseden ses çıkmaz… Ama işte…

Mevsimin döngüsünü yani o meşhur haritayı elinize aldığınızda ne diyor size? Her zaman bildiğimiz şey aslında: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış.

Tamam, daha yakından bakalım…

İlkbahar: Başlangıç, doğum, filizlenme…

Toprağı delen, tomurcuğu patlatan “Koç” ne eyler o zaman? Sabırsızlık şart, e dolmuş taşmış zaten, ha geldi ha gelecek şu bahar derken bir hırçınlık da var tabii… Ne yapacak? Fışkıracak! Fışkırır… Önünü ardını da hesaplamaz haspam, yapacak bir şey yok!

Götü toprağa, gözü göğe dönük garibim “Boğa” ne eylesin? Kendinden önceki manyak zaten ne var ne yok patlatmış, risk misk yok, her yer yeşerip aydınlanmış… E o zaman tadını çıkarmak lazım: Yayalım ve yiyelim abi bu vaktin nimetlerini! Ha, arada gelip beni de eğlesinler ama ben yerimden çok kalkmayayım, şurama da haz, burama da lezzet, eyvallah!


Hah, haydi bakalım! “İkizler”e geldik di mi? Biz ona geldik, o da bize gelir bir şekilde: Taşı kardeşim taşı! Daldan dala, yapraktan yaprağa, çiçekten çiçeğe döl, bal ve polen mi taşırsın, insandan insana dedikodu mu taşırsın, hangisi denk gelirse onu taşı. Sen yerinde durma, çenen de sende durmasın e mi?

Ben denize gidiyorum artık… Sinirlerim bozuldu.

“Ne yaşadık lan biz?”

Deniz’e sorsan, “İstanbul!” der. Sanki bütün sebep oymuş gibi! Bütün sebep o olabilir… Bana sorsan “yeşil” derim. Sanki bütün sebep oymuş gibi! Bütün sebep o olabilir ama nasılsa Deniz, siyah ya da mavi bir denizi de yeşile dönüştürebilir. Dikkat! Terazi onun elinde olduğu için ben bu hikâyenin şanslı kişisiyim…

Ama sanırım İstanbul konusunda ölümüne kapışabiliriz. Ben ona bırakmam, o bana bırakmaz.

Neyse, tamam, sakin… Ben onu bırakmam, o beni bırakmaz. Böylesi daha iyi.

İstanbul’u dinleyelim:

Bakın ben teraziyi neden tanıdığım en hassas “terazi”nin eline bıraktım sizce? Neden biraz önce “Terazi onun elinde olduğu için şanslıyım” dedim? Çünkü öyle… “Terazinin Hüznü”, bu sayının ana konusu ama “terazinin” hem en hüzünlü hem de adil olanını ben tanıyorum.

O zaman şunu da bir dinleyip yeniden dönelim kitaba:

Mümkün mertebe objektif olmaya çalışsam da, kalem benim elimde tabii, alamazsınız!

“Yengeç”, sarılır, di mi? Sık sık! Sıkı sıkı! Sarılmasa daha mı iyi acaba? Çünkü biz onların manipülasyonlarıyla baş edemedik, bu bize dert oldu, ama biz de onlara boyun eğmedik, bu da onlara dert olsun!

“Aslan”, kabarır, di mi? Güneş sırf ona doğuyor, yazın bütüüüün nimetleri ona sunuluyor ve o da işte gönlünden koptuğunca kırpıp kırpıp bize bahşediyor gibi davranır. Halimizi hatrımızı sorduğunda bile minnet duyalım ister. Çünkü, “O” soruyordur!

“Başak”, inletir, di mi? “Kapattık abi!” der, “Muhtemelen yanlıştır zaten, beni hiç yorma,” der… “Yani şu buğdayı samandan ayırmayı bile beceremediysen, boşuna konuşmayalım. Zaten buğdayı da yanlış depolamışsın!” der. Der, der, der…

Sonra herkes bir durup düşününce ne der acaba?

Yaşadığı hikâyenin arkasında durma cesaretine sahip insanlar, bazan kalemi defterin tam ortasına koyup düşünürler… Ama şunu da bilirler: Her çizik, “iz” değildir.

Hakiki bir iz bırakanlara sarılarak dinleyelim:

“Terazi” zaten başından beri elimizde ve biz de kefesindeyiz aynı terazinin…

Gelin, teraziyle pek işi olmayanları da misafir edelim:

Acaba yapraklar bunca sert döküldüğü için mi tahammülleri yok? Toprak uyuyor, evet, çürüme çok keskin, ortada hiçbir şey kalmıyor ama kalanları da sen almasan mı acaba “Akrep”? Alır… Tabiatı böyle!

Ama yine de der ki: “Benimsen, seninim!”

E, akrep!

Ama acaba arada bir geleceğe de baksak mı, içimizdeki geleceğe mesela?

“Yay”, çağırsa gitmez miyiz acaba?

Burada döngü biraz kırılır gibi oluyor…

“Oğlak”ın işi olmaz böyle şeylerle… Daha sağlam bir duvar örülecekse, kural konulacaksa ve her şey netse daha sağlam durur orada. Boğanın tam tersine, toprağa daha fazla vurur topuğunu…

E sonra daha da sertleşmeye başlar iklim… Buza keser mevsim. “Kova”nın içine kristaller dolmaya başlar. Soğukluk, kendiliğinden bir tavra dönüşür artık…

Geldik “Balık”a… Kaç türü var, biliyoruz… Bilmiyoruz!

Eeeee Deniz, şimdi kaldır ellerini…

İstanbul
, haydi bi dalgalandır denizini!

Gidiyoruz biz: Salla arkamızdan elini:

EMRE DURSUN
Ekim ‘26, Çanakkale

– Spotify listesi yayında:

Leave a Reply