Babam, Nazım Dursun’a…
31 Aralık 1992
31 Aralık 2024
takvimin bir tek gününde bir milyon çizik
bir milyon sızı, bir tek çizik üstünde

-bir-
seni hatırladığımda kendimi hatırlıyorum. senden daha çok unuttuğum biri. senden daha çok tattığım ama sanki hiç tanımadığım. yine de sen, hatırladıklarımızın, yalnızca unuttuklarımız arasından çıkmadığını öğretensin bana: kutsal bilgi. iyi bilgi, baba!
-iki-
vardır kiminin ölümünde, ilk görüşte tanırsın. yaşadığını yadsısa da ölümü, öldüğünü yadırgamaz. hayata hazırlıksız yakalanmış, dünyaya ‘ters gelmiş’ çocuklar… al bunu da sen hatırla!
-üç-
senden bana bir “kirli ağustos” kaldı yolun sonunda. ne şubat, ne aralık… “kirli ağustos”. şâiri bile reddedecek handiyse, o denli senden mirastır bana: bak, “gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”
-dört-
bak, aslında mavi de bir miras sayılabilir: çivit, camgöbeği, peygamber çiçeği, safir, kadet, kurşun ve dahi lacivert… aldım bir yana ayırdım arduvazı. içimde bin bir yankıydı mavinin tüm tonları. nereden sızmaya başlarsa bir şey hayatımıza, aynı yerden silinmeye başlar çoğunlukla…
-beş-
senin zamanından çok sonra, bir şarkı oldu şiir diye okuduğun. zannedersem biraz içerlemişsindir duymadığına. bazı günler “orada” olmadığına. olamadığına. insanın ömrü gibi ölümü de mi bir yakınmayla geçiyor el sürüp de olduramadığına?
-altı-
çocukların, tanrıyı ilk önce babalarının suretinde bir şey olarak tasarladıklarını öne sürmüş biri. vakti boldu herhalde hıyar ağasının! ah baba, senden bana rab olmaz, olsa da bu bab olmaz!
-yedi-
insanlar sık sık içlerinin lisanından utanmaya çağrılıyorlar bugün. bugün, bazan öyle geniş bir zaman olabiliyor ki, dün halt etmiş yanında. bugün çelik gibi, bugün dağ kıskandırır, bugün devasa… utanan çekip gidiyor, utanmayan kalıyor o dev aynasının karşısında.
-sekiz-
ölmemek için her yolu deniyoruz gibi. ölmemek için her yolu deniyoruz, di mi? utanmamak peki, inkârla mı olur yoksa bir tahammülle mi? utanmak adalet mi sağlar, tedavi mi? utansın ya da utanmasın, en başta kendine tahammül eden biri kolay kolay iyileşebilir mi?
-dokuz-
kimi şâir anasondan bir mürekkeple yazdı şiirini. kâğıtları koktu bazan ekşi ekşi. sonra anasonun, mürekkebin ve kâğıdın fiyatı eşitlendi. kalemler hani bana, hani bana dedi.
-on-
düşmanlık denen şey değişmez baba. çağı çemberi yok bunun. düşmanlık değişmedi.
-on bir-
unutmadan, batı’nın ahlâksızlığını aldı kimileri. doğu’nun yalnızlığını bize bıraktı. bölünerek ve gerinerek çoğaldı onlar, biz kuruduğumuzla kaldık. kendi kalbimizden başka her yerde konakladık. sığıştık.
-on iki-
seni hatırladığım zaman kendimi hatırlıyorum. ilkinin selâmına ne denli muhtaçsam, ikincisiyle temastan o kadar ürküyorum. insanın korktuğu şey başına gelir derler ya, ben her gün kendi “başıma” geliyorum.
-on üç-
“fazlası elimden gelmiyor,” diyemem. gelir gelmesine ve muhakkak geliyor. içimden gelmiyor ama. kervan gidebilir artık, söyle de gitsin artık şu kervan baba.
-on dört-
anca en küçüklere bağlanmış umudun erken verilmiş bir cevabı gibi… sen miydin o? sendin tabii. bok vardı çünkü. kim var şimdi peki? kimse yok. yok di mi, baba?
-on beş-
insan eksik, alçak, mükemmel ve âşık yaratılmıştır. yol boyu yitirdikleri ve edindikleri de hep bunlardan biriyle ilgili değil mi? değil mi?
-on altı-
yaşamak mı diyeceksin? “yaşamak” de baba, hodri meydan, yaşamak insanın en eski alışkanlığı…
-on yedi-
sonra yasemin… nereden çıkacağı belirsiz, sürprizli, ışıklı ve narin lisan. başucuna koyarsan günü kendi getirirmiş. bahar bile ondanmış zahir. kâşiflerin, amâ bilginlerin, köksüz sürgünlerin baharı ille yurt bellemesi, yasemin ilhamındanmış. bildin mi, baba?
-on sekiz-
başka çiçekler sonra… çoğaltıp çoğaltıp durduğumuz. bir tohum, bir toprak… emek yani. hep arayıp bulduğumuz… bazan da kovulduğumuz.
-on dokuz-
içinin bir yeriyle biliyorsun aslında, ölümünün, hayatından da çok sana ait olduğunu. hele de yaşamanın bir ‘bayrak’ tahakkümünde sürdürüldüğü eksik nefes iklimlerinde bu hakikât, canını en az hayat kadar yakıyor da, kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyorsun yine.
-yirmi-
tercihlerin çünkü, sadece onlar sana kendi hayatını verecek. kendi ölüm tercihin bile, yani ölmek bile kendi ölümünle sana verecek kendi hayatını ‘sonsuza’ dek. zarı sallayıp sallayıp sallayıp ayaklarının dibine yuvarladın. hadi buyur: hep yek!
-yirmi bir-
tohum topladım ben. ayıkladım onları. tam içime açtım tohum kanallarını. tohum oluklarını. içimde koca bir oyuk açtı bütün tohum olukları. her biri filizlendi ama biri dışında hepsi söküldü köklerinden. incir ağacı bile ürker insanın köklerinden. zakkum can verir insan denenin zehrinden. akrep diz çöker, yılan tövbe ister. ama it ürür, kervan yürür. toprak her pisliği bir gün mutlaka tükürür.
-yirmi iki-
kuyudan uzaklaş baba. uzaklaş kuyudan. kıyıya yanaş. sanki deniz bilmiyor mu içinden geçenleri? kumsal ve çöl bir değildir baba, deve bilmiyor mu nereden gideceğini? sen söyle de kervan gitsin. kurban olayım söyle de gitsin şu kervan baba. bak bu işin sonu fena olacak yoksa!
-yirmi üç-
kül sandığın aslında bir köz oldu da içten içe ömür billah yandı durdu, değil mi? değil mi?
-yirmi dört-
ben közün her türlüsünü gördüm baba. renk renk. külün de. ton ton. “ben külün içinde çok uyudum.” küle tapılan küçük şapeller gördüm. küçük ama korkunç şapellerde histerik ayinler. defter dürüldü, kusur görüldü, ağlar örüldü. at izi it izine, it izi insan izine karıştı sonra. insan izi her filizi kuruttu. insan, elini neye attıysa kurudu.
-yirmi beş-
ayırdım bir tohumu onca yoksulluk varken. bir tohumu özenle sakladım. “onu aldım kendime ayırdım.” şimdi gel göğe bakalım baba. sen de kendini hatırlat!
-yirmi altı-
hadi bakalım şimdi, sen mi babasın, ben mi babayım? sen mi hatasın, ben mi hatayım daha çok? söyle en doğrusunu, üçümüzüz şurada, aramızda yabancı yok. dönüp dolaşıp hepimiz aynı yere geleceğiz nasılsa. çünkü “bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba.”
-yirmi yedi-
kitapların içinden adamlar düşüyor, kitapların içinden çocuklar, kitapların içinden ağaçlar düşüyor baba. “evi yapan balta, evin dışında kalıyor.” kâğıdı ve kalemi yapan ağaç, kendi anlatıcısını kendi doğuruyor. dünya, içinden çıktığının bile dışına düştüğünde soğuyor. ama oradan düşmediğinde yol da alınamıyor. bir kalem gördüm geçenlerde, oturmuş ağacı anlatıyor. yine. daima.
-yirmi sekiz-
ben hep bir atlasa yazdım içimden geçenleri, sen nereye? nerede birikti senin hikâyenin parşömenleri? mürekkep olarak ne kullandın? bir emanet bıraktın mı ve bıraktıysan kime bıraktın? mecbur muyuz biz senin arkanı toplamaya? yok sigara paketi, yok saat, yok bilet, bok püsür… sen nereye? nereye yazdın ve şimdi giderken böyle, nereye? ben bir atlasa yazdım hep. şimdiden sonra atlas yazacak benim avcumun içine. bir açar, bir kapatırım ama gidemem hiçbir yere.
-yirmi dokuz-
benim gibi sen de, hikâyeyi kendinden çok seviyorsun. en güzel zamanları ona ayırıyor, en derin manaları ona atfediyorsun. ve “anlam ağırdır,” diyor barış bıçakçı, “dibe çöker.” bir telve gibi fincanın dibine çöken hikâyende hem falına, hem yoluna bakıyorsun.
-otuz-
anlatacağım çok şey var sana. hatırlatacağım çok şey. tükenmez. hakikatler bitse bile uydururum. beni tanımıyorsun ama biliyorsun: uydururum. hakikatler bitti baba. hikâye kaldı.
-otuz bir-
geç, şöyle otur delikanlı. bir soluklan. gençsin daha. hâlâ gençsin genç olmasına ama bir durul artık ölmeden evvel. böyle hep bir didinmeyle nereye kadar?
-otuz iki-
hakikatler bitti baba. hikâye kaldı. çünkü her zaman hikâye kalır. ve ben de kimi hatırlasam onu hatırlıyorum artık. yok öyle seni hatırlayınca kendimi hatırlamak. seni hatırladıkça seni hatırlıyorum. çok korkuyorum ben senden. sensizlikten çok korkuyorum. kendimi unuturken seni de unutuyorum. sen unutma!
EMRE DURSUN
ilk 18 bab, 2010 yılında yazılmıştı… geri kalanlar bu yıl (2024).