
İnsan, her ne kadar memnun olmasa ve hatta çatışmalı bile olsa içinde doğup büyüdüğü kültürel iklimden başka bir yere göç ettiğinde karşılaştığı iyi ya da kötü her şey karşısında kolaylıkla dehşete kapılabiliyor. Nesneler ve şeyler, onları yüzeysel anlamda bile kavramaya gerek duymadan yadırgadığı, yadsıdığı, en iyi ihtimalle mesafelendiği mefhumlar olarak dahil oluyor hayatına. Her adımında “tanımsız bir cisim yaklaşıyor” deyim yerindeyse ve korkuyorsun da. Çünkü her hayvan gibi insan hayvanı da en çok bilmediği şeyden korkar.
Yalan söylemeyeyim ama kendime haksızlık da etmeyeyim: Arada bir sendelesem de ben bu süreci görece hasarsız atlattım diyebilirim. Kültürel alışkanlıklar ve farklılıklar, gündelik iletişimler, yaşam döngüsü, kurallar, pratikler, rutinler derken elbette payıma düşen darbeleri aldım, “kimse beni anlamıyo” diye ağlayacak hallere de düştüm (e dil bilmiyorsun manyak, nasıl anlasınlar?) ama genel manada yadırgadığım değil anladığım, nefret ettiğim yanlarını aşağıda bahsettiğim dosyaya saklamakla birlikte birçok özelliğinden dolayı saygı da duyduğum bir ülke oldu Almanya. Bambaşka bir istisna: Yazının başında geçen “kültürel iklim” metaforunun içinden geçip de hakiki iklime gelirsek eğer, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, burada beni en huzursuz eden şey o oldu. Yıllardır yaşayanlar ve henüz gelenler son derece haklılar yani: “Burada hava hep kapalı.”
İlk günden beri bazı notlar aldım, bazı yerler, bazı tatlar, bazı anılar biriktirdim; buradaki kimi gözlemlerim, hoşuma giden gitmeyen şeyler, “ilk”lerim, hâlâ aynı olan ya da zaman içerisinde değişen duygu ve düşüncelerim üzerine bir şeyler yazmayı da hep istedim ama olmayınca olmuyor tabii. Ne zaman denize düştüm, ne zaman yılana sarıldım, hiç sarıldım mı, Almanya’da deniz yok ki, Almanya’da yılan var mı, bunlardan bahsetmiyorum… Muhakkak tek başına bir markete girip alnının akıyla çıktığın gün de mühim, bir soruyu yanıtlayabildiğin hatta soruyu anlayabildiğin gün de. “Ne olur bana ezberlediğim cevapları kullanabileceğimden başka soru sormasınlar Ya Rabbel Alemin!” diye kendi içinde döne döne kıvrandığın bir noktadan oraya gelmek de kolay iş değil “elin memleketinde”. Ama peşinde olduğum başka şey. Peşinde olduğum hep başka şeydir çünkü. Sorulardan azade gezebildiğim ilk günü yazmak isterdim mesela. Ama bunun herhangi bir dille, konuşmayla, iletişimle bir ilgisi yok. Kendime bile soru sormadığım ilk günden bahsediyorum. (Yaşandı bu.) Velhasıl kardeşlerim fırsat da olmadı nasip de olmadı, yazmadım, yazamadım. “İlham” adlı kötü şöhret arkadaşla da bir ilgisi yok bunun.
(Bugün kalkıp enikonu Türkiye’den Almanya’ya gelen “masum köylü” geyiği yapacak değilim, endişe etmeyin. Bu konu fazlaca tekrar edildi zira. Üstelik artık Almanya’da da değilim. Ancak benim kısacık göçmenlik deneyimimi, bu konu hakkında daha ziyade zihinsel olarak harcadığım mesai ile birleştirerek ama çok daha önemlisi, ana gövdesini Türkiye asıllı Avustralyalı yazar Deniz Ağraz’la oluşturduğumuz ve Mart ayında yayınlanacak olan “Göçmenlik ve Kimlik” dosyasında derinleştirmek üzere rafa kaldırdıktan sonra, bu yazının asıl derdinden devam edeyim…)
Daha önceden bilmemek de benim cehaletim tabii bir yerde ama insan içine girince daha iyi görür ya bazan, Almanya’ya gittiğimde beni en çok etkileyen şeyin ne olduğunu hatırlıyorum ve bu hâlâ değişmedi mesela: Anayasanın ilk maddesi! İnsan, “Türkiye, devleti ve milleti ile bölünmez bir bütündür” gibi bir besmeleyle sabah akşam dürtüldüğü cendereden çıkınca buna şaşırması normal elbette ama neresinden bakarsak bakalım, saygı uyandıran bir başlangıç olduğunu da kabul etmek gerek yine de. Şudur: “İnsan iradesi, dokunulmazdır.”*
Haydi bakaalıııım!
Bu cümle, hem ilk duyduğum anlamı hem de kafamın içerisinde farklı varyasyonlara bürünerek dolanan halleriyle etkiledi beni. Bunu her yere, her şeye uyarlamaya çalıştım. Toplumsaldan bireysele kadar dokunabileceği bütün damarları yokladım. (Haydangelim.) Her manada uyguladım demiyorum ama anladım, hak verdim. Aldım, kabul ettim, yedi yüz yetmiş yedi. (Huyavarım.)
İnsan iradesi, dokunulmazdır. Cümleyi öğelerine değil, direkt kelimelerine ayırarak duraksıyorsun. İnsan. İrade. Dokunulmaz. “N’oluyo ya?” diye kalakalıyorsun çünkü sana bu kelimeler verilse, kuracağın en masum cümleyle müebbet yiyeceğin neredeyse kesin olan bir ülkeden gelmişsin. Hani eşitlik, denklik kurayım desen, elinde kendi ülkenin anayasasının ilk maddesi var, bırak dillendirmeyi hatırlasan orta yerinden bölünürsün, o derece. Fakat diyorsun ki içten içe: “Doğru lan aslında. Yani bence de insan iradesi dokunulmaz olmalı.” Tam bu esnada da kendini Özgür Demirtaş’la Cüneyt Özdemir arası bir şey gibi duyumsuyorsun bir an ama geçiyor. Geçiyor çünkü onların türünün bir örneği daha yok. Sen de olamazsın dolayısıyla. Neyse ki.
Peki “irade” ne ve biz bu kelimeyi, kavramı doğru kullandığımızdan emin miyiz? Pek sanmıyorum. Kelime ciddi bir anlam kayması yaşıyor günümüzde.
Peki, asıl meseleye gelelim: Bu bir madde ya da oraya laf olsun, artistlik olsun, dostlar alışverişte görsün diye yazılmış bir slogan mı? Korkarım öyle. Çünkü insan iradesine burada da dokunuyorlar valla. Hani daha önce söylediğim, o değişen düşüncelerimden biri de bu. Evet, cümle beni etkilemeye ve bende saygı uyandırmaya hâlâ devam ediyor, başlangıçta çok iyi niyetlerle oraya yazıldığından da hiç kuşkum yok ama kuralların bu denli katı olduğu bir ülkede dokunulmaz olan tek şeyin sistem olduğunu fark ettikçe de içimde bir ekşime oluyor ister istemez. Kurallar her zaman kötüdür demek değil bu. Devlet kötüdür, arkadaşlar.
Gelin bunun sağlamasını, beni bu ülkede en çok etkileyen ikinci şeyle yapalım. Bunu duyduğumda kelimenin tam anlamıyla hayran olmuştum. Evet, yöntemin bazı açıkları var ve geliştirilmesi şart görünüyor ama yine de takdire şayan. Şudur: Almanya’da, cezaevinden kaçmak “suç” değil! Yanlış duymadınız. Hani Türkiye’deki zevzek öğretmenlerimizden bazıları derdi ya, “Kopya çekmek yasak değil ama yakalanmayın” diye, bu da aşağı yukarı öyle bir şey. Fakat tabii Avrupalının yaklaşımı daha cilâlı. Diyorlar ki: “İnsanın temel içgüdüsü kaçınılmaz şekilde özgür olmak yönünde davranışlara yatkındır.” Yine insan, yine insan ihtiyaçları, yine insanın özgürlüğü. Bunları duyunca ne yapsın Türkiye’den gelen bir canlı, bizim coğrafyanın temel içgüdüsü ile haykırıyor tabii: “La insan ne ola ki?”
Peki, yine asıl meseleye gelelim: Şu meşhur zevzekliğe. Almanya diyor ki, “Kaç, ben sana kaçma demiyorum ve bunu yapmak istemeni de anlıyorum, aha şu şekilde ruhsal ve bilimsel olarak da açıklıyorum. Hatta destekliyorum da. Amma ve lâkin, sağı solu dağıtmadan kaçabilir misin?” Ne demek bu? Şu: Cezaevinden kaçmak isteyen bir insan doğal olarak bazı yollar ve yöntemler kullanmak zorunda. Artık tünel mi kazarsın, duvarı mı oyarsın, gardiyanı bayıltıp anahtarları mı çalarsın, hastaneye sevk alıp hemşireyi mi döversin, doktor kılığına mı girersin, ambulans şoförünü mü tavlarsın orası sana kalmış. Ama bir şey yapman lazım illâ ki. İşte, zaten hiçbir zaman devreden çıkmamış olan devlet burada daha net bir şekilde devreye giriyor ve diyor ki: “Kaçmakta haklıydın ama kaçarken batırdın.” Seç, beğen, al ondan sonra: Devlet malına zarar vermek, memura mukavemet, evrakta sahtecilik, duvarda oymacılık, ne ararsan… Sonuç? Aynı yerdesin. Allah kurtarsın!
İnsan iradesi, insan güdüleri… Ben aynı şeyi yaptım yine tabii. Becerebileyim ya da beceremeyeyim, haydangelim ve huyavarım yöntemleriyle düşünerek bunu da her anlamda irdelemeye çalıştım. Ve dönüp dolaşıp şuna yine bayıldım: “İnsanın temel içgüdüsü kaçınılmaz şekilde özgür olmak yönünde davranışlara yatkındır.” Bu, büyük ihtimalle “suçlu” olduğu için hapsedildiği bir yerden kaçmak isteyen bir insanın olası içgüdüsü üzerine söyleniyordu. Peki, insan başka nelerden ve nerelerden kaçmaya çalışırdı? Ve neden? Kaçmak istediğimiz her şeyde gizli ya da aleni ama “kaçınılmaz” bir durum olabilir miydi? Peki irade ile içgüdü yani en rasyonal olanla en ilkel olan, aynı şeyde vücut bulabilir miydi?
Şeyh Bedreddin şöyle diyor: “Hakikat bize eşyanın doğasında olan şeyi yapmayı buyurur. Çünkü her varlığın doğası, hakikatin ondaki suretinden başka bir şey değildir. Ama bu, insanda irade yoktur anlamına gelmez. İnsanda irade vardır. Yalnız, ‘İstediğimi yaparım, istemediğimi yapmam,’ demeyi irade sanırsan, aldanırsın. Cahiller ve yarım akıllılar bunu böyle sanırlar. İrade demek, eşyanın gerçek doğasını almak demektir. Ve irade demek, olabileceği olmayacak olandan ayırabilmek, buna göre davranmak demektir.”1
Aslında, paradoksal bir biçimde de olsa hepimizin üzerinde pekala mutabık olduğu “çoğunluk” mefhumuna özgü hakikatin sağlamasını yine bu cümleden bir alıntıyla yapabiliriz: “Yalnız, ‘İstediğimi yaparım, istemediğimi yapmam,’ demeyi irade sanırsan, aldanırsın.” Çoğunluğun tanımında, mayasında, hamurunda olduğu kadar bu cümlede söylenen şeyin yine çoğunluk tarafından bir “irade” tanımı olduğu konusunda da hemfikirizdir, sanıyorum: “İstediğimi yaparım, istemediğimi yapmam.”
İradeyi bu biçimde yerleştirirken kurduğumuzu sandığımız suni özgürlüğün şımarıklığıyla zarar verdiğimiz ilk şey karşımızdakilerin özgürlüğü olur çoğunlukla. Bu yolla özgürlüğünü kısıtladığınız her kişi de kaçınılmaz şekilde “firar” davranışına yönelecektir. Sakin, sağ duyulu ve normal yollardan bir gidiş mümkün değilse yegâne seçenek firardır zira. Tam bu noktada hem irade hem de özgürlük kavramlarının tanım sağlaması hiç üşenmeden bir kere daha yapılır, böylece çoğunluğun gerçek irade tanımına olan uzaklığı da yeniden ayyuka çıkar. Çünkü irade istekle ve yapılabilirlikle en son ilişkilendirilecek şeydir aslında. Aksine, istemediğin şeye ve yapabilme koşulların uygun olmadığında karar verme yetisidir. Aynı zamanda tam da Simavnalı Bedreddin’in söylediği üzere, olabileceği olmayacak olandan ayırma kabiliyetidir.
Özgürlük düşmanlarının en büyük kabiliyeti ise manüpülasyondur. Seni, üstelik en çok da esir almaya çalışır, tutsak ederken ve en çok da esaretin bir özgürlük olduğuna ikna eder ya da iknaya gayret ederler. Bir biçimde esaretini özgürlük olarak görmeye ve tanımlamaya başladığında ortadan kalkan ya da gölgelenen iraden, bilinç uyanışıyla yeniden devreye girdiğinde artık etrafını saran duvarları yıkmaktan, parmaklıkları kırmaktan, prangaları söküp atmaktan başka seçeneğin yoktur. Hem iradî hem de içgüdüsel olarak üstelik. Çünkü hatırla: “İnsanın temel içgüdüsü kaçınılmaz şekilde özgür olmak yönünde davranışlara yatkındır.” Dolayısıyla irade, bu kavram özelinde sıkça savunulduğu gibi her zaman akla dayalı olmayabilir. Bir soruyu hemen tekrar edeyim: İrade ile içgüdü yani en rasyonal olanla en ilkel olan, aynı şeyde vücut bulabilir mi? Cevabı Bedreddin’den dinleyelim: “İrade demek, eşyanın gerçek doğasını almak demektir.” Dolayısıyla iradeyi bazan salt içgüdü bile yaratabilir ve hatta başka bir deyişle, irade, ehlîleştirilmiş içgüdüdür belki de! (Beynimiz yeterince eridiyse, hep birlikte bağıralım gitsin: Kahrolsun Voluntarizm!)
Nihayetinde, hele de özgürlüğün için hem iradî hem de içgüdüsel olarak firar ettiğinde, seni yeni, yeniden ve farklı suçlardan dolayı hapsetme tehdidi savuranları da doğal olarak önemsemezsin. Şöyle düşünün: Müebbet yemiş bir mahkûmun hücresinin önüne gidip diyorsunuz ki, “Eğer buradan kaçarsan seni yeniden hapsederim.” Pek etkili olmayacaktır bence.
Haaa! Peki kendimizden kaçıyorsak? Hatta hele de kendimizden kaçıyorsak? Kendimizden kaçarken de temel içgüdümüz kaçınılmaz olarak özgür olmak yönünde davranışa yatkınlığımızdan kaynaklanıyor olamaz mı? İnsan bazan en çok da kendinden sıyrıldığı, sıyrılabildiği için özgür kalmaz mı? İrade peki, en çok da insanın kendi kendisine dur diyebilme kudretiyle ilişkili değil midir?
Öyledir.
Kendi gerçek özgürlüğün için, kendini esir eden bazı zincirleri kırıp atmak en zor ama aynı zamanda en elzem olandır. Bu anlamda aslında kendinden kaçmak bir kaçış değildir. Yine firar edersin ama kendini gerçekleştirmeni çeşitli sebeplerle engelleyen kendinden. Böyle bir firar kendinden gitmek yerine kendine gelmek değil de nedir? Bu, bulma arayışının ta kendisidir. İş ki, vardığında ya da bir gün zincirlerden kurtulmuş bir şekilde geri döndüğünde artık nihaî bir biçimde kendinde muhkem olabil. Bu, bir hücre içerisinde de gayet mümkün bir şeydir. Çünkü özgürlük her şeyden önce zihnin bağımsızlığı demektir.
EMRE DURSUN
Mart ’24, Gießen – Ocak ’25, Çanakkale
*“Die Würde des Menschen ist unantastbar.”
1) Radi Fiş, “Ben de Halimce Bedreddinem” (Evrensel Basım Yayın, 2002)
- Yazı bittikten sonra merak edip baktım da tek manyak ben değilmişim.
En kısa zamanda okuyayım bakalım, kim daha manyak?
Dr. Kelly McGonigal, “İrade İçgüdüsü” (Serenad Yayınevi, 2024)