Gün madem bugün, lafa hemen gireyim olanca şımarıklığımla:
Bugün, yaş 41 yani Can Bonomo’ya gelene kadar ne şarkılar ve şarkıcılar seçerdim, seçebilirdim buraya, değil mi? Ama bu sevgili çocuk daha ilk albümünün ilk şarkısı ve sanırım ilk klibiyle fena tavladı beni. O bıçkın tavrı ile tam da o vakitler ihtiyacım olan hissi yaşattı bana galiba. Şarkının orijinal hâlinde değil ama klipte olan “racon” şöyle bir yokladı önce ve sonra da sıra o müthiş girizgâha geldi: “Haydiiiii!”
Herhalde bütün hayatım boyunca ağzımdan en çok çıkan sözlerden biridir, “Haydi”. Tuhaf tuhaf şekillere bürünür zaman zaman evet ama “Bi cümleye bu kadar ikileme yeter,” deyip bırakıyorum peşinizi. (Ama bazen “Aydeee!” bile ne güzel görür işimizi.)
Bu şarkıyı ilk dinlediğim andan itibaren çok sevdim fakat asıl önemli olan şu: Hayatımın en kritik dönemeçlerinde, en alarmsız uyandığım günlerde, en önemsediğim şeylere başlarken, en heyecanlandığım şeylerin peşine düştüğüm vakitlerde, alnımın akıyla çıktığım şeylerin ardından, velhasıl insanlık için küçük ama benim için büyük her adımımın “jeneriğinde” hep bu şarkı oldu.
Sesi sonuna kadar açtım, arkama yaslandım ve bir başka sesin “Haydiiiiii” deyişine kendimi bıraktım.
E, böyle başlayacağım: Hoş geldin Kırk Bir!
Ömrü billah “söze” inanmış bir insanı ezgi tavlarmış bazen… Öyle oldu.
Ama ezginin davetiyle başlayan ziyaretimde sözlere bu denli vurulacağım, onca tecrübeme rağmen aklıma gelmemişti. Onları burada daha çooook ağırlayacağımı şimdiden haber vereyim çünkü hak ediyorlar bunu.
Karşımızda, grubun solisti Tolga Akdoğan imzalı (beste de kendisinin bu arada) muazzam bir söylev var: “Onunkinden banane, on ikiden vurmak şart değil!”
Ama dün ve bugün hep aksini dayatıyor bize, di mi?
Yok öyle bir şey… Sesi açın sadece:
Haaa!
Bazan, tavır koymak gerekir. “Bazan” dediğim de aşağı yukarı bir ömre bedeldir.
Sıradaki şarkıyı size şöyle sunayım: Şebnem Ferah, herhangi bir şey söylediği sürece sonsuza kadar dinleyebilirim ama bu şarkı zaten haddinden fazla özelken, ben bir de bunu bu sayfada izleyeceğiniz versiyonu ile o konserde canlı canlı dinleme mutluluğuna erişmiş insanlardanım. Hayatımın en muazzam anlarından biri olduğu için anmalıyım elbette…
“Anahtar deliğinden bakanları” bir çırpıda eliyoruz o halde… Niye bakalım zaten oradan yahu? Alık mıyız?
Sıradaki şarkı, baştan aşağı bir Barış Manço muzırlığından ibaret ama… Türkçenin prenslerinden biridir, Manço… “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”ni hazırlarken sözün ona hiç gelmemesinden o kadar rahatsız oldum ki, nihayet vuslat gerçekleştiği için mutluyum şimdi.
Çok şey diyor, ki hep çok şey der ama kafamda hep çınlayan şu: “Benim yolum bana doğru…”
O kadar!
E tabii söz konusu 41 yıl olunca, altından hayli toz kalkar diye düşünüyorum…
Kalkmayan da olursa… Şey sebebiyle olabilir: “Söz uçar, yazı iki cihanda…”
Kalem, ne kadar yaşayacaksam o kadar kalsın yanımda.
Bir yerde anlatmıştım, bir daha anlatayım:
Evlât sevgisini bir yana ayırdıktan sonra, “aşktan öte” bir şey olduğunu düşünmüyorum hayatlarımızda. Tam da bu noktada, “Sen saf aşkçısın Emre,” diyen bir dostumu hatırlıyorum. Çünkü evet, öyleyim. Aşkın üstünlüğüne, kutsallığına, dokunulmazlığına, kendi kudretinden daha büyük bir kudret doğuran yoğunluğuna, benzersizliğine, tanımsızlığına ve sonsuzluğuna, sonsuz inanıyorum hâlâ. (Çerezlerden bahsetmiyorum.)
Hayatımızın herhangi bir döneminde, kendimizden akıl, ruh ve vücut bütünlüğü anlamında bile vazgeçecek denli bir aşkın suyuna kapılabildiysek eğer, bize olağanüstü bir şey bahşedilmiş demektir. (Bakın, sağlıklı olup olmadığı tartışmasına girmiyor ve bu işi yine her şeyi sterilize etmek için telef olmuş merdiven altı psikologlara ve onları taş çatlasa üç basamak daha yukarı çıkaran psikopat takipçilerine bırakıyorum.) “Saf aşkçı” olmak şöyle bir şey olsa gerek ya da en azından ben öyle almayı tercih ederim: Sadece bir kez ve hatta bir an (an uzundur zamandan) bile bunu hissettiysek sonsuza yayıldığını da hisseder ve görkemli bir hayat yaşadığımızı söyleyebiliriz. Bakın, sadece bunun için bile! Bir anla kalmadıysa daha şanslıyızdır tabii, ne mutlu.
Ayrıca biz görmeyiz evet ama aşk, her ne kadar üzerinde son kullanma tarihi baştan yazılı ve bütün eşsizliği ve kudretini en çok bu özelliğinden alan bir duygu olsa da, o tarih geçtikten sonra içinizi yokladığınızda hatta siz hiçbir şey yapmadığınızda bile ilk günkü gizemiyle çarpıcılığını korumaya devam eder çoğunlukla. Evet, “Bir daha mı?” diye sorsalar “Asla” cevabı verebilirsiniz ama doğru soru şudur: “O anda bir daha?” Buna şüphesiz “Evet” cevabı verdiğiniz şey, tarihi geçmiş olsa bile duygusu ve hatırasıyla sonsuz olan, saf aşktır. Yaşadıysanız, ne alâ! Çok sonra bu eleğin üzerinde kalanları, onlara verdiğiniz ya da onların size verdiği “geçici rahatsızlık” ve fakat kalıcı sinir sahipliğiyle çöplüğe savurabilirsiniz.
Kimseye haksızlık ve dahi saygısızlık etmeyeyim çünkü bu en başta kendime haksızlık ve saygısızlık olur ama benim bir ufacık “hatıra” olarak bile taşımak istemediğim insan sayısı çok azdır aşık olduğum ya da çok sevdiğim insanlar arasında. (İsterseniz, kırk birde bir-iki diyelim, doğru orantı kurulabilmesi açısından. Yaş olarak 41 tabii!) Ayrıca çok aşık olduğumla çok sevdiğim arasında biraz sonra birimini daha net kavrayacağınızı düşündüğüm “fersah” vardır meselâ. Ya da “o an” ve “şimdi” kıyasladığımda etkisi, yeri, anlamı artan, azalan, yok olan…
Dedim ya, “SKT’si üstünde yazılı” bir şey aşk. “Abla valla bize gelişi böyle” yani. Biter bir yerde. Allâme-i Cihan olsan biter. Çok uzun süre dinlediğin bir şarkı ya da türkü, çok uzun süre sevdiğin bir şiir, çok uzun süre kurduğun bir hayal, çok uzun süre inandığın “herhangi” bir şey bile galebe çalabilir buna. Çok güçlü gelir, evet, ama hepsinden daha önce biter. Bir şarkı kalmıştır mesela oradan, doksan yıl dinlersin bıkıp usanmadan; bağlantı kaybolur, anlamı değişir, melodi bile değişir yahu… İlk duyduğun şarkı olmaz o yani.
“Saf aşkçı” olduğum için mi bilmiyorum ama sanmıyorum: Aşk gibi çok güçlü bir duygu bir de o aşık olunan insanı sevmenin bütün duraklarından tek tek geçip, farklı hikâyelerde yol alsa bile hep durup aynı yerde serinlediyse bu artık başka bir seviye.
Benim hem hayata hem de kendime teşekkür borçlu olduğum bir şeydir bu ve naçizane, her insanın da yaşamasını dilerim.
Aşk, andır, hakiki sevgi o ânı uzatıp sonsuzlaştırır. Matematik bilenler hesap yapsın, kalemine güvenen hikâyeye davransın: Aşk, bir anlık mimiğe sonsuza kadar bakmaktan yorulmamaktır.
Bir yerde anlatmıştım, birçok yerde anlatmıştım, herrrrr yerde anlatmıştım, tekrar etmeyeceğim o yüzden. Hem anlatmasam ne olur? Yirmi yıldır alnımda yazıyor zaten!
Performansla ilgili ise şunu muhakkak söyleyeceğim: Ağır bir Dilek Türkan hayranıyımdır ama burada Elif Sanchez‘in türküye gireceği anları elim kalbimde bekledim. Ha, “bu elin en gözel maralını” ben gördüm ama bu kadar güzel bir “F” telaffuzunu ondan bile duymadım, ne yalan söyleyeyim…
Ben sevmelere ve dinlemelere doyamadım, buyrun siz de doyamayın: Hadi bakalım!
Açık konuşayım, her zaman yaptığım gibi: İlk albümleri yayınladığında sevmek, sevmemek şöyle dursun enikonu “gıcık olmuştum” kendilerine… Sebebini tam olarak bilmemekle birlikte, “Bir siz eksiktiniz!” dediğimi hatırlıyorum. Sebebi de “tam olarak bilmemekti” zaten muhtemelen. İkinci albümlerinin bazı şarkılarını sevmiştim ve hatta en sık dinlediklerimden birine bile asıl bana ait olanca bir gıcıklıkla şöyle bir şey dediğimi de anımsıyorum: “Bok atarsın renkli kartı Mekke ya da Kudüs’ten!”
Ancak bir çizgide ilerliyoruz ve o çizgiyi en güzel anlatan şarkılardan biri de oydu kuşkusuz. Dinledikçe bir sevdim, bir sevdim, bir sevdim ki haddi hesabı yok. Sözlerde de müzikte de İstanbul Hukuk mezunu bir gazetecinin, Kutlu Özmakinacı’nın imzası var. Diyor ki: “Dünya döner tek bir yana…”
Peki, ne diyorlar şimdi: “YAŞANDI”.
Ne yapalım, yaşandı…
Ama bu faslı kapatalım artık… Güzel kapatalım. Güzel…
Ben hayatımdaki hemen her yasın faslını bir kokuyla kapattım. Anlatmıştım, onun için yazdığım yazılardan birinin bir yerinde: Anneannem ve babamı farklı yıllarda ama Aralık ayında ve ayın sonlarında kaybettiğim için, bir yılı kapatmak ve yeni yıla başlamak da yıllarca hep çok zor olmuştu benim için… Bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi tabii, mesela hâlâ en sevmediğim aylar Aralık değil, Kasım ve Şubat’tır. Garibim Şubat’a, Mart’tan önce olması nedeniyle gıcığım. Mart, bahar çünkü kardeşim. (Babaannemin deyimiyle) “Bir pırtik” günün var zaten, bit ve git di mi? Ama yok, bitmez! Uzar da uzar o Şubat… (Akgün Akova’nın muazzam “Eleni” şiirine rağmen sevemedim, sevemeyeceğim de kuvvetle muhtemel.) Kasım zaten Kasım olması sebebiyle yeterince sevimsiz bence, başka bir şey demeye lüzum yok.
Ama sonra bir şey oldu: 3 Ocak 2018’de bir yavru aldım kucağıma: Kendi yavrumu. O ilk göz göze gelişimiz ve o esnada tüten kokusu bambaşka bir hayat bahşetti bana. Bambaşka bir Emre… Artık kendi doğum günüm yerine de o günü yazabilirdim çünkü öyleydi…
O yılın Aralık ayında bir baktım ki, ölüm yıldönümleri geliyor yine ardı ardına: Önce anneannem, sonra babam… Andım elbet, “buruldum” yine (ömrümün bir döneminde, hayatımın sütunları olan ve erkenden toprağa verdiğim bu insanların yokluğuna “burulmam” bile bir mevzu olmuştu) ama yeniden bir baktım ki, içimde yastan ziyade bir şenlik havası var: Çünkü oğlumun doğum günü geliyor! Babam olsa “mal” der, anneannem hele kulağımdan asar: “Ben öldüysem sana ne be kızanım, doğana baksana sen!”
Doğana baktım. “Canımın içi” diyorum bazan, bunu derken bile özür dileyecek gibi oluyorum neredeyse çünkü canımın ta kendisi, Atlas.
O doğduktan bir buçuk yıl sonra terk ettik, baba-oğul doğduğumuz kent olan güzel İstanbul’u. Ne yalan söyleyeyim, biz terk ederken pek güzel değildi ama biraz sonra bana “şizofren” teşhisi koymamanız için bu kısmı çok uzatmıyorum…
Yeni kentimiz Çanakkale’de bir dönem, ben yine yazı-çizi işleriyle uğraşırken hayli mesai harcadık birlikte. Ama sadece bu da değil, Atlas dünyaya geldiği günden beri benim bütün meşgalem o oldu zaten. Her anımız, her hikâyemiz birlikte, iç içeydi… Ancak bu bahsettiğim zaman, mesela, öğle uykularına da onu benim yatırdığım vakitlerdi ve her uyku öncesi hayli çile çekerdik. Çünkü asla uyumak istemezdi. Hayatımda, istemediği şey olmasın diye lafı bu kadar iyi dolandıran başka bir canlıyla karşılaşmadım henüz!
Tam da o günlerde, “uyumak istemeyen çocuklardaki hayat sevgisi” diye harikulâde bir tabire denk gelmiş ve bu muazzam sözün yüzü suyu hürmetine daha da bağrıma basmıştım onu.
Sadede geleyim: Öğlen uykularımızın rutin bir şarkısı vardı ve o şarkı neden vardı, nereden çıkmıştı, hiçbir fikrim yok. Ama şarkının adı bizde şuydu: “Sarı gözlü siyah kedi.”
Çünkü o şarkıyı (Spotify’da) dinlerken ya bir tekne yol alıyordu denizde ya da albümün kapak fotoğrafındaki kedi bakıyordu bize. Biz de onu öyle “sahiplendik” işte…
Aslında sözler, bir buçuk yaşında bir çocukla dinlenecek gibi görünmüyor di mi? Ama iki şey var. Birincisi, benim her zaman söylediğim bir şeydir: “Ben Atlas’ın ferasetine güvenirim”. Yaşı, yaşayışı, deneyimi ne olursa olsun değişmez bu. Ben, onu bilirim! İkincisi ise, asıl “hikâyem” sahiden onunla başladı, onunla devam etsin: Beni o inandırdı.
Madem öyle, bir daha dinleyelim uyanıkken:
Bir sonraki sayı olan “Love Bombing”e de hayli yakışırdı bu şarkı ama biletini burada yakmak zorundayım çünkü ömrüm boyunca “olmazsan olmaz” diyeceğim tek “şey”, Atlas oldu. Bu, bu günden, bu yaştan sonra da değişmeyecek asla ve bunu bilmenin yani biraz sonra anlatacağım “yeni hikâye”ye inanmanın müthiş rahatlığı var içimde.
Bir arkadaşım dedi ki, bütün bu şarkılı işler üzerine konuşurken: “Senin bu kadar defineci bir popçu olduğunu asla düşünmezdim.” Bunu, biraz sonra dinleyeceğiniz şarkı nedeniyle söyledi. Burada da iki şey söyleyeyim… Bir: Ben “popçu” değilim, radyo seviyorum ve radyoda şarkılar nadiren tematik bir çizgi seyreder. Orası, hayatlarımız kadar karışıktır yani genellikle. İki: Bu şarkı güzel şarkı, bu ses de güzel ses be kardeşim!
Hem gönlümüzün neşesini yerine getirenler için hem de biricik İstanbul için dinlenir elbet… Ayrıca, Erdal Çelik de bence çok iyi bir şarkıcıydı, keşke bizi erkenden bırakıp gitmeseydi. Keşke dönse de, gelse yine “gönlümüzün neşesi”:
Birçok şeye teşekkür ettim sanırım ama bu anlamdaki asıl sözcümü tayin ediyor ve usulca çekiliyorum… Buyursunlar:
Bu kadar konuşmak yeter. Bu kadar yaşamak? Bilmiyorum onu. Dinleyelim hele:
“Yeni Hikâye”yi tanıttım: Yeni Hikâye. Fazlası onda artık… Ama en güzeli ne, biliyor musunuz? Hikâyenizi emanet edecek birinin olması. Meseleyi salt “gen” olarak kodlamış olsam, adım psikopata kolaylıkla çıkardı muhtemelen ama böyle değil. Benim talihim, en iyi arkadaşlarımdan birinin oğlum olması oldu. Çünkü o kadar özlemiştim ki oğulluğu, ona babalık yaparken babamın bana babalık yaptığından daha fazla tattım bunu.
O zaman bir daha söyleyeyim, oğul:
“Bak kalemlerin var önünde deste deste
Hevesle yanan mum sönmez güçsüz bir nefeste.”
Sönmesin, oğlum… Kalem sende!
Dostlar, Kaçak Radyo’nun ilk yayını biraz önce dinlediğiniz şarkıyla bitti aslında, fark ettiniz di mi?
Ama parti yeni başlıyor! Ne kadar sürer bilinmez…Amaaaan ne kadarsa artık: Hoşgeldin 41!
EMRE DURSUN
2026, Çanakkale
Kapaktaki resim, 2010 yılında Elif Ezgi Uzmansel’in Emre Dursun’u resmettiği bir çalışmadır.
*Spotify listesi en altta

Yine geç kaldım galiba! Neyse geç olsun da güç olmasın! Güç olsun da tekelleşip insana yük olmasın. Retoriğe daldım yine sözümü unuttum yazara,
İyi ki Doğdun! Dostum!
Dostum diyorum kusura bakma!
öyle işte tanımadan da!
Hem bu gün de annemin doğum günü eşleyiverdim ikinizinkini bir anda!
Annem ben bildim bileli işçi! Bu günde çalışıyor kardeşinin ekmek fırınında! Suçluyum dostum belki de onu hala çalıştırabilecek kadar otoriteye boyun eğmeyecek kadar! Bir demet karanfil alabildim sadece onu da param denkleşmedi de çiçekçiyi manipüle ederek cebimdeki paraya tamam dedirttim. İnsan sevdikleri için her şeyi yapmak istiyor. Ailesinin, dostunun huzurunu istiyor. Daha da ötesi bütünün bir parçası Aşk’ın neferi olunca herkes mutlu olsun istiyor! Halbuki namümkünlüğü için insanlığı ve yaşamı hiçe sayan Amerikan Bireysel Faydacılığının Dünya üzerindeki egemen akış olduğunu bilecek kadarda felsefeyle içli dışlıyım. Aması yine de be dostum! yine de! İnadına onlar ne kadar hayasızsa biz de o kadar cüretkar olacağız onların özgürlükleri tekelleştiren küresel dönme dolap düzeninde!
Bu aralar sabahın 4’den öğlenin birine kadar 38 ila 54 derece arasındaki güneş altında mevsimlik işçilikle meşgulüm, geri kalan vakitteyse bir kişi bile olsa Mevsimlik işçiler traktör altında kalmasın diye sendikalaşmaya çalışıyorum. Tanıdık bilindik beraber çay içtiğim sendikacıların içerde oluşuna bozuluyorum. Ha bir de Deniz’i hapishaneden kaçırmak için Mahir olasım geliyor! Arada fırsat bulup yazılarını okumaya çalışıyorum. Uzattıysam kusuruma bakma, yarım saatlik bir vakit buldum da selam niyetine yazayım dedim sana biraz ben halime fazla daldıysam kusura bakma!
İyi ki doğdun Dostum! İyi ki varsınız, Sende, Atlas da, Annem de! Ve bütünü düşünen bilmediğim ne kadar Aşk neferi varsa!
Saygılarımla, Umut ben bu arada! Tanışınca memnun olmak dileğiyle arada böyle yazıyorum ya fikri mülkiyetinin yorum kısmına parmaklarımın gevezeliğine ver!
Sevgili dost, yeniden hoş geldin ve bil ki artık misafir değilsin. O yüzden ne zaman gelsen “geç” sayılmaz. Öncelikle annenin emekçi ellerinden öperim izninle ama kendini suçlu hissetme asla çünkü zaten “anamız amele sınıfıdır” ezelden beri. Öyle olmaları da bizim için olsa olsa gurur ve onurdur bana kalırsa.
Şereflendirdiğin bu sayfada gördüğün bütün yazılar, her gün 12 saatlik bir mesainin ardından yazılıyor, inan. Bazan yolda belde, bazan bir anlık duraksama anında, bazan gece kısılan gözlerle. Emekçiyiz ve emekçi öleceğiz. Anlık dilimlerde kendimizi değil sadece, başkalarını da ayakta tutmak adına yaptığımız her şeyin kıymetini buradan gör lütfen biraz da. Buradan baktığımda ben, senin verdiğin mücadelenin benimkinden fersah fersah ötede olduğunu görüyor ve büyük saygı duyuyorum sana. Yalnızda kendi derdinle dertlenmeyip, birçoklarının “başkaları” dediği öz be öz kardeşlerimizin, yoldaşlarımızın derdini de sırtlanıyor olman bu saygıyı sonsuz hak ediyor çünkü. Verdiğin mücadeleyi ve tecrübelerini seninle daha detaylı da konuşmak isterim, bunları benden bağımsız olarak anlatmak istersen, misafiri değil ev sahibi olduğun bu kendi halindeki sayfanın kapılarının sana her daim açık olduğunu da bilmeni isterim.
Kusur yok ve “dostum” demen ne güzel. Her zaman gel.
Doğum günlerimiz ve ömrümüz kutlu olsun. Direnmeye devam!