ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (altı)
Gitmek, gelmek, gidememek, dururken kalamamak, gidip dönememek… Gideni özlemek, gidene seslenmek, gideni beklemek… “Git” ya da “kal” demek, diyememek… Bazan, kalanı, tam yanında duranı bile özleyecek ve dahi bekleyecek hâle düşmek… Ve daha bir dolu zıkkım!
“Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” bittiğinde tematik bir “KaçakRadyo” serisi başlayacak ve orada belli duygu ve durumlar üzerine daha çok konuşacağız ve muhtemeldir ki bu sularda yine kulaç atacağız. Ama biliyorsunuz ki, ilk paragrafta andığım mefhumlar başta edebiyat olmak üzere, bütün sanatların ezelden ebede etrafında pervane gibi döndükleri alevler…
Mümkün mertebe temayla ilerlemeye çalıştım her sayıda ve şimdi de bunu yapmaya çalışacağım elimden geldiğince.
Bu iş neden, nerede ve nasıl başladı, ben ve beni bilenler biliyor azıcık. Bilmeyenler için anlatmıştım da başlarken: Şiirli Şarkılar Şemsiyesi – KAÇAK KAT
Şimdi bunun hakkını verelim ve biraz daha fazla gevezelik edelim. Faydamız olur mu? Olmaz belki ama zararımız da olmaz! Ama biliyorsunuz, insanların hiç kimseye zararı olmayan zevklerine bile düşman olanlar en büyük düşmanlarımız olmalıdır çünkü bokun soyu onlardır.
Buralar bugün biraz fazla gitmek gidememek, her şey ve her şeyden biraz fazla Orhan Veli, ey ahali!
Hadi başlayalım bakalım:
Aslında, onun şarkıları arasında bir gün bir şiir olacağını düşünmezdim. Bu yorumu kimse olumsuz bir şey olarak okumasın lütfen. Çünkü Candan Erçetin, en candan şarkılarını hep kendi yol arkadaşlarıyla yapmış ve bu anlamda da harikalar yaratmıştı. Mete Özgencil, onun ve bizim neyimize yetmiyordu ki? Ayrıca “şiir” sizin için tam olarak neye tekabül eder bilmem ama, şiire hayli yaklaşan ve dahi onu aşan çok ama çok derinlikli sözlere onun şarkılarında epey rastlarız.
Yine de bir patavatsızlık yapacağım, ki kazara denk gelirse hoş görecek insanlardan biri olduğuna inanıyorum: Candan Erçetin, sesine ya da şarkılarına enikonu aşerdiğim bir yorumcu olmadı çoğunlukla ama ne tuhaftır, herhangi bir şekilde onun sesinin ya da bir albümünün kanalına girdiğimde de oradan çıkamıyor(d)um. Bazı şarkılarında, başka hiçbir sesin ve bir kimsenin erişemeyeceği yerlere çıkıyor ve mest ediyordu: “Elbette”, “Yalan”, “Annem” ve bazı yerlerinde biraz sonra bahsedeceğim örnekleri haiz olmakla birlikte, “Söz Vermiştin” meselâ… Ayrıca “Hangi Aşk Adil ki?”, “Umrumda Değil” ve hele de (evet zaafım olduğu için) “Nar Çiçeği” ya da dinlerken hep can oğlum Atlas’la özdeşleştirdiğim “Melek” gibi daha hareketli ve deli şarkılarında bile bam telini az zorlamamıştır.
Sadede geleyim: Bazı şarkılarında fazla bağırdığını düşünüyorum. Ha evet, bu, onun şarkılarına çok ayrı bir karakter ve sound kazandırıyor ama isim vermek istemediğim başka bazı şarkıcılar gibi, daha uzun süre dinlenmesini engelliyor en azından benim açımdan. Yine de ne mümkün, onun bu dilin müziğindeki yerini yadsımak? Her zaman minnettar kalacağız “elbette”…
Ama bir gün bir şarkı söyledi ki Candan Erçetin, nihayet antolojileri de yerle bir ettirdi bize. Orada şu şairin adı yazılıydı: Cemal Safi. (Kendisini bir kere daha ağırlayacağız bu sayıda, endişeniz olmasın. İşareti alanlar şimdiden anladı ve patladı bile: Aaaaaaaa! ŞŞŞ!) Üstelik, bu şiiri besteleyen de Candan Erçetin’in ta kendisiydi.
Bu şarkıda da çok bağırıyor bence meselâ ama ne yapalım yani? Günün sonunda biri bağıracaksa Candan Erçetin bağırsın bari, Devlet Bahçeli mi bağırsın, “aman aman”?
Annemin satış müdürü olduğu mermer fabrikasının imalat kısmında çıraklık yapıyordum ve bir gün mesaiye kalmıştım.
İşten çıktığımda saat neredeyse gece yarısına gelmek üzereydi. Minibüse binmek için Dudullu’ya doğru hızlı adımlarla yürüyordum. Önce, ilk dönemeçte kesildi yolum polis tarafından. Üstümü aradılar, hiçbir şey bulamadılar ama dediler ki: “Hızlı hızlı yürü, sağına soluna bakma.” Yaşım daha 14, inandım tabii ve dediklerini yaptım. Adımlarımı hızlandırdım, neredeyse koşar gibi bineceğim minibüse doğru yol almaya başladım. Yolun karşısına geçtiğim anda bir ekip arabası adeta beni çiğneyecek gibi önümde durdu ve ön camdan bir “komiser” kafasını uzattı.
“Nereye?” diye sorunca, “Eve,” cevabını verdim ama bir elim göğsümün sol yanındaki cebimi tutuyordu ve o da bunu fark etti. Araçtan inmiş polislerden birine işaret edince hemen o cebime elini attı ve benim edebiyat yolculuğumda çok büyük katkısı bulunan eniştemin hediyelerinden biri olan, Attilâ İlhan’ın “Hangi Sol” kitabı çıktı oradan. Dirseğini ekip otosunun pervazına yerleştirmiş olan komiser, büyüklene büyüklene bu kitabın adını söyledi sadece: “Hangi Sol?”
Onun, kendini beğenmiş haline direnmek için, o an elimde olan tek “silahı” kullandım ve dalga geçer gibi cevap verdim: “Ne bileyim ben!”
Elindeki kitapla müthiş bir tokat attı bana ve sonra polis arabası hızlanıp uzaklaştı yanımdan.
Kitabı yerden aldım, cebime koydum ve yürüdüm…
Yaşar’ın bestelediği bu şarkı o hatıraya götürür beni hep. Ne Yaşar ne de bu şiir o kadar solcudur oysa… Olsun!
Şunu mutlaka söyleyeyim: Cebinde silah ya da uyuşturucu yerine kitap bulduğunuz çocukları döverseniz, gün gelir, herkesin cebinden sadece silah ve uyuşturucunun çıktığı bombok bir ülke inşa edersiniz. Tebrik ederiz!
Ayrıca şunu da ekleyeyim: Bu şarkının introsunu dinleyen herhangi birinin, “Bu bir Yaşar şarkısıdır,” diyeceğini hiç sanmıyorum. Müzikten değil, aranjeden bahsediyorum tabii: Olsa olsa İzel, Göksel, Hande Yener falan söylerdi yani bu şarkıyı ama hayır, Yaşar besteledi ve o söyledi. Söylememe gerek var mı, kaldı mı bilmiyorum ama Attilâ İlhan şiiri tabii…
Burada bir şey söylemem gerek. Ayıp olacak biliyorum ama âşığı olduğum bu dilin en sevmediğim şairlerinden biri hatta ilki Özdemir Asaf olmuştu her zaman. Fakat gelin görün ki bu sayının en sevdiğim şarkısında onun dizeleri var. Kaan Tangöze, o dört dizeye yaptığı eklemelerle bizzat bestelediği bu şarkıyı eşsiz sesiyle yorumlayarak yerleştirmiştir dimağıma… Bir yanda Özdemir Asaf zorlaması, bir yanda Kaan Tangöze doğallığı… Bir de böyle dinleyin bakalım:
Bizim gibi, “İkinci Yeni”den sonra uyanmış, ondan önce de yanına Orhan Veli, Melih Cevdet, daha da zorlayınca en fazla Nâzım Hikmet’i alacak; Tevfik Fikret’e göz kırpmaktan da geri durmayacak muzır çocuklar Yahya Kemal okumaya pek yanaşmayacaklardır normalde… Ama şair, şairdir dostlarım ve iyi şiir her zaman imzasını atar ömrümüze. Şiir olarak değilse bile, şarkı olarak… Kaldı ki Yahya Kemal de bu şiir de BORU değildir!
Dinleyelim:
Orhan Veli…
Erken, çok erken bir şiirsever olarak en kıymetlimdir benim. Sadece şiirleriyle değil, bütün insanlığıyla, bütün yaşamı, bütün bakışı ve tavrı, hatta ne yazık ki ölümüyle bile…
Romantizm deneyimlerini onun “İstanbul’u Dinliyorum” ya da “Anlatamıyorum” gibi şiirlerine borçlu insanlara saygı duyarım elbet ama Orhan Veli benim için “Kaside”dir daha ziyade: “Ben sana hayran, sen cama tırman.”
Sürprizi bozmak gibi olacaksa bile “Dedikodu”dur, “Birdenbire”dir, “Ben Orhan Veli”dir. Şiirin içinde uyuyan muzırlık ve o muzırlığın içindeki asıl yalnızlıktır. Diş fırçasına sarılı bulunan şiir ve otuz beş yaşında bir belediye çukurunda can vermektir. Bunca erken göçerken arkasında dev bir külliyat bırakmış adamın mirası ve hatırasına, her şeye rağmen buruk bir gülümsemedir.
Orhan Veli, Türkçenin de velisidir.
Gemi gitti. Biz kaldık. Dinleyelim:
Şair defalarca geldi buraya ve sonsuza kadar gelmeye devam edeceğini, bir önceki sayıda da söylemiştim, başka bir ihtimal olmadığı için…
Şairi Nâzım’ı ağırladık evet, fakat bu muazzam sesi ilk kez ağırlayacağız, yüksek müsaadelerinizle.
Cem Karaca, kendi bestesiyle mikrofonda… Sesi açalım:
Ben, onun muzırlığını Metin Eloğlu‘na çok benzetiyorum ama yine de Eloğlu’nu ayrı bir yere koyuyorum. “Söz vermiştim” size, Candan Erçetin bahsinde: O halde Cemal Safi’yi çağıralım yine. Evet, “hatasız kul olmaz” ama hem yaptıkları hem de yapmadıkları nedeniyle, bence yaşadığı her an daha da sevimsizleşen Orhan Gencebay‘ın bestesi. Farklı ve iyi yorumlar var ama klasikleşmiş versiyonla ağırlayalım:
Şair yine, Nâzım ve bestekâr Cem Karaca…
Kendinden, kendi tarzından ne kadar uzaklaşmış gibi görünüyor Karaca, değil mi? Evet, hadi itiraf edelim, pek de bayıldığımız şarkılardan değildir. Hadi, daha ileri gidelim ve şunu da diyelim: Erken dönem eserlerinden olduğu için, şiirin kendisine bile çok sıcak değilizdir esasen. Çoğunlukla bir gönderme yapmak istediğimiz zaman aklımıza gelen sözlerden biridir, “Bence artık sen de herkes gibisin”… Düşünün artık, herkes gibi olmak nasıl bir şeydir?
Buyursunlar efendim:
Yine Orhan Veli’ye dönelim…
Şimdiye kadar hiç misafir etmediğimize sizin de benim kadar şaşıracağınız bir isim var karşımızda: Zülfü Livaneli.
Ama o, sözlerini hep en büyük yerlerden söylediği için, belki de Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin assolistlerindendir, kimbilir. Öyle ya, söz daha bitmedi.
Onun belki de en ritmik, en “enerjik” şarkılarından biri, yine Orhan Veli imzasıyla yükselsin:
Zülfü Livaneli’ye sonsuz teşekkürler… Sezen’in müthiş bestesi ve Levent Yüksel’in olağanüstü yorumuyla şahlanan “Dedikodu”ya da kıyamıyorum elbet ama şimdi öyle bir yere geldik ki, “her şey birdenbire oldu” fakat bu şiir nasıl böyle bir şarkı oldu, bilmiyorum.
Ben, 17 yaşında, Denizli’de durmaksızın yazdığım bir odada, akşam saatlerinde başlayan bir radyo programında denk gelmiştim ilkin ve neye uğradığımı şaşırmıştım. O program her gece aynı şarkıyla başlar ve aynı şarkıyla biterdi… Muhtemel ki “şahsi bir mesele” söz konusu. Ama yine de söyleyeceğim: Bir Orhan Veli şiiri, hele de Orhan Veli’nin bu şiiri ancak bu kadar güzel bir şarkı olabilirdi.
Son noktaya gelmişken bir daha yoklayayım içimi. “Bekle Dedi Gitti” mi, yoksa “Birdenbire” mi? Her iki şarkının bestecisini de ayakta alkışlayarak dinleyelim bu şarkıyı ve bu sayıyı bitirirken, kararı, bu iki şarkıyı da şiir şemsiyesi ile dinleyenlere bırakalım bakalım:
Müziğin sesini kısmayın da kapanışa gidelim… Haydi:
Şarkıya söz veren şiir adam Murathan Mungan güftede, Manos Loïzos bestede, “Maskeli Balo” denen şey her yerde…
Şiirler, şarkılar, Ege ve Akdeniz, umut ve deniz; gidip gelip, gidemeyip dönemeyip, dönüp dolaşıp sevdikleriniz hayatınızdan hiç eksik olmasın!
Çünkü bir sonraki sayıda bu kadar bu kadar coşkun olamayacağız… Kıymetini bilelim.
EMRE DURSUN
Mayıs-Haziran ‘26 – Çanakkale


