KaçakRadyo9: Cover Time

Kaçak Radyo’nun, birkaç kez tekrarlanacak başlıklarından birindeyiz bu hafta ve yine bu haftanın şerefine burayı Şebnem Ferah’a boğmaktan hiçbir beis duymayacağımı da söyleyeceğim en başından. (Geçtiğimiz 24 Ekim’de, onunla Bursa Merinos Park’ta gerçekleşen vuslatımıza dair yazıyı da, konserde sırayla çaldığı şarkılardan oluşturduğum müzik listesi ve orada çektiğim fotoğraf ve videolarla birlikte 31 Ekim’de yayınlayacağım zaten. Ahey de ahey!)



“Cover Time” gibi, “No Cover No Cry” başlıklı bir sayımız da olacak ve ilkini 22 Kasım günü yayınlamayı planladığım o başlıkta da yine birkaç kez buluşacağız gibi geliyor bana. Başlığından anlayabileceğiniz ya da en azından işkillenebileceğiniz üzere, “hiç coverlanmasa daha iyi olacağını” düşündüğüm şarkıların orijinal ve biricik yorumlarına yer vermeye çalışacağım orada da…

Efendim buyrun, fitili ateşleyelim bi…


Elimden geldiğince şarkıların künyesini de sizlere aktaracağım bu sayıda.


Anadolu rock geleneğinin ve Türkçe müziğin en özel bestelerinden biri olan Sevda Çiçeği, Mor ve Ötesi’nin bu efsane dokunuşuyla 2000’li yılların başında yepyeni bir kimlik kazanmıştı. Sözleri Fikret Kızılok’a, müziği ise Kızılok ve Ortaçgil ortaklığına ait olan bu zamansız eser, grubun Dünya Yalan Söylüyor albümünde modern rock tınılarıyla buluştu. İlk olarak 1983 yılında Fikret Kızılok’un sesiyle duyulan şarkı, Mor ve Ötesi’nin sert gitar riff’leri ve Harun Tekin’in tutkulu yorumuyla dönemin marşlarından birine dönüştü. Şarkının özündeki o hüzünlü ve sitemkar yapı korunurken, üzerine eklenen dinamik rock altyapısı eseri farklı kuşaklarla buluşturmayı başardı. Bir cover söz konusu olduğunda orijinaline saygı duyarak nasıl yepyeni bir ruh yaratılabileceğinin en başarılı örneklerinden biri olduğunu düşündüğüm için, başlama vuruşunu gönül rahatlığıyla bıraktım onlara…

İki gözümün çiçeği ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın tartışmaya kapalı olarak iddia ve hatta ilan edeceğim üzere Türk Rock Müziği’nin lideri Şebnem Ferah; hatıra albümleri ve bazı özel konserleri dışında “cover” işinden hep net bir şekilde uzak durdu müzikal kariyeri boyunca. Çünkü, Ahmet Kaya’nın “Entel Maganda” şarkısında söylediği gibi bir “üretme kabızı” olmadı hiçbir zaman. Daha da ileri gideyim mi? Gideyim, di mi: Mevzubahis Şebnem Ferah ise, her “cover” en iyi ihtimalle bir zaman kaybıdır olsa olsa! Kendi eserinden, şaheserinden çaldığı vakittir çünkü bence.

Olsun… “Prospektüs okusa dinleriz!” kafasında canlılar olduğumuzdan mütevellit, onun sesinin değdiği her şeyin izini sürmek bizim vazifemiz. E şimdi burada, Kayahan’ın imzasını taşıyan bu derin ve vurucu eseri kendi müzikal evrenine muazzam bir başarıyla adapte ettiğini tartışmayız herhalde. Sözü ve müziği bütünüyle Kayahan’a ait olan Hep Karanlık, ilk olarak 1990’lı yıllarda Nilüfer’in sesiyle pop müziğimizin en nitelikli klasikleri arasına girmişti. Şebnem Ferah ise eseri kendi grubuyla birlikte elektrik gitarların yükseldiği, senfonik ögelerin ve sert rock altyapısının hakim olduğu bir hüzün fırtınasına dönüştürdü. “Şebo”nun o yüksek vokal gücü ve şarkının finaline doğru tırmanan dramatik icrası, Kayahan’ın yazdığı o karanlık yalnızlık hissini iliklere kadar hissettiriyor, diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü ben bu şarkıyı Şebnem’den önce asla bu kadar çok dinlemedim.

Şimdi yine ayağa kalktım, gözlerimi kapadım, önümü ilikledim… Diken diken tüylerimi de sağa sola salladım gitti: Ya herru, ya merru!

Buyursunlar efendim:


Cover Dünyası’na girdiğiniz zaman nevriniz bir güzel dönüyor çünkü o kesin teşhis devreye giriveriyor hemen: “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” Sözgelimi, Edip Akbayram’ın söylediği şarkıları başka bir sesten dinlemeyi ben şahsen ezelden beri reddediyorum. Daha önce söylediğim gibi, bir şarkının Sezen Aksu yorumu varsa, bir proje ya da fantazi peşinde değilsem ya da Allah belamı vermediyse başka birinden dinlemeyi pek tercih etmiyorum. Bir çelişkiye düşüyor gibi görünebilirim belki ama Ahmet Kaya için de aynı şey geçerli mesela. “Kan Çiçekleri” sayısında, Kardeş Türküler yorumlu “Mavinin Türküsü” vardı, burada da “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nin dördüncü sayısı olan “Askıda Sonbahar”da zaten Ahmet Kaya yorumuna yer verdiğim başka bir şarkının “cover”ı yer alacak…

Ama önce…

Sıradaki şarkının söz yazarı Fikret Şeneş’i, “Rest” sayısında birkaç kez anmıştık. Mina Mazzini’nin muazzam yorumladığı “Giorni” şarkısını, Şeneş imzalı Türkçe sözlere kavuştuktan sonra Ajda Pekkan seslendirmişti. Meselâ Ajda da pek üzerine söz söylemeye cesaret edemeyeceğiniz seslerden biridir ama onun yorumlarından iki ayrı “cover” yer alacak burada…

İlkini, Levent Yüksel’den dinleyelim…


Bu şarkının Zeki Müren yorumuna bayılırım. Konumuzla hiç ilgisi olmamasına rağmen, Zeki Müren’in “Eskimeyen Dost” da başta olmak üzere (aha bu da Ceyda’ya gitsin) her yorumuna bayılırım elbet ama bu şarkıyı Candan Erçetin de pek alâ yorumlamıştı bence…

Amaaaaa…

Türk musikisinin “klasik” formundaki bence en zarif eserlerinden biri olan bu şarkıyı, Aykut Gürel Presents projesi kapsamında öyle bir yorumladı ki birisi, sonra hep ondan dinlemeyi tercih ettim ben şahsen…

Güftesi Şemsi Belli’ye, bestesi ise usta Muzaffer İlkar’a ait olan bu ölümsüz eser, zihinlerimize Zeki Müren yorumuyla kazınmış olsa da defalarca ve farklı kişilerce yorumlanmıştır ama madem burası benim meydanım, ben mikrofonu Gökçe Bahadır’a uzatacağım… “Aşiyan yolları” denince de, neyse… Dinleyelim:


Arabesk müzik söz konusu olduğunda, kolaylıkla bu türün en önemli klasiklerinden biri olarak sayabileceğimiz şarkının öyle kült yorumları var ki, birçok kişi bu şarkıyı “Cover Time” yerine “No Cover No Cry” listesine yazardı muhtemelen o isimlerle. Bugünün “fun clubları”nı silkeleyip yere atacak ve tutkusu da çok daha fazla olan eskinin fanatikleri, haklarında sayısız sosyolojik araştırmalar yapılmış, kitap ve makaleler yazılmış bir boyuttaydı biliyorsunuz. Hele de arabesk şarkıcıların hayranları fanatizm dozunu kaçırıp, kendilerini kesecek kadar bağlanmışlardır bazı “babalara”. Kesme biçme deyince aklınıza ilk önce Müslüm Gürses’in gelmesi gayet normal ama hem dönemin farklı isimlerinden dinlediğim hem de tanıdığım birkaç kişi dolayısıyla da aşina olduğum üzere, en fanatik hayran kitlesinin Ferdi Tayfur’da olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Burada özellikle anmak istediğim orta okul arkadaşım Kazım Kulak, onların en delilerinden biriydi meselâ. Hatta bir ara ben de ufak ufak kaymaya başlamıştım ki, Üsküdar’daki Doğancılar Parkı’nda yan yana iki salıncakta manyak gibi sallanırken bağıra bağıra “Yaktı Beni” şarkısını söylediğimiz bile vakidir.

Diyeceğim o ki, Ferdi Tayfur hayranları, bırakın bugünkü soundlarla yeniden yorumlanan versiyonları, başka arabesk “starları” tarafından yapılan coverlara dahi eminim burun bükerler. (Oysa mesela Gülden Karaböcek de fena değildir bence.) Ama hiç tereddütsüz söyleyebiliriz ki, bugüne kadar en fazla cover’ı yapılmış şarkılardandır ve bence bunu hak ediyor da kendi ölçeğinde.

Sözler Ahmet Selçuk İlkan’a, bestesi ise arabesk dünyasının ustalarından sayılan Yılmaz Tatlıses’e ait. Biz bugün, burada Zakkum’dan dinleyeceğiz. Grup bence, şarkının özünde zaten bulunan o koyu kederi ve ayrılık acısını melankolik gitar tonları ve vokalist Yusuf Demirkol’un buğulu sesiyle rock severler açısından da kabul edilen bir yere taşıdı. Dinleyelim…

“Şiire Yakın” sayısında harikulâde iki şarkısıyla ağırladığımız ve ilerleyen dönemde de (spoiler da vereyim, meselâ “No Cover No Cry”da) sık sık ağırlayacağımız, müziğimizin efsanelerinden biri olan Erkin Koray’ın 1970’li yıllarda hayatımıza kattığı bir şarkı var sırada.

Söz ve müziği bizatihi Erkin Koray’ın kendisine ait ama mikrofonda bu kez bir başkası var. Bu şarkıyı ondan ilk dinlediğimde ciddi manada etkilendiğimi hatırlıyorum ve bugün dinlediğimde ise şöyle diyorum: Böylesi bir rock klasiği, güçlü bir kadın vokalle aynı kalitede bir pop-dram eserine de dönüşebiliyormuş. Müzik düzenlemesinde ise oryantal, senfonik ve bence çok görkemli bir altyapı da var.

Karşınızda, Funda Arar:

Ceyda ile birlikte yaptığımız “Kült Rock” başlıklı kör sıralamalarda ona hiç yer vermediğime çok üzüldüm ama bugün yine yer vermeyeceğim. (Çünkü onu zor zamanlar için saklıyorum!) Hayır, Emre Aydın’dan değil, Umay Umay’dan bahsediyorum.

Söz ve müziği, memleketin en başarılı müzisyen ve söz yazarlarından biri olan Barlas Erinç’e ait olan şarkıyı aslında, 40-50 yaş arasındaki müzik gurmeleri evvela yaratıcısının sesinden duyup dinlediler ama daha geniş kitlelere ulaşmasına Umay Umay’ın harikulâde yorumu sebep oldu. Eminim, “No Cover No Cry olmalıydı!” itirazının en fazla yükseleceği tercihlerden biri olacak bu cover ama ben adaş kontenjanından ufak bir kıyak geçeceğim yine de Emre Aydın’a. Çocukcağızın terk edilmekten canı çıkmış zaten, bi de biz mi tecrit edelim yani?

Ben seninleyim Emre, üzülme…

Şimdi tabii Teoman söz konusu olunca “Cover Time”a kolaylıkla girer ama aklınıza bir de Özcan Deniz yorumu gelirse, “No Cover No Cry”a Kibar Feyzo’daki Maho Ağa gibi ayaklarınız kıçınıza vura vura koşarak gidersiniz muhtemelen.

Haaa, şarkının yaratıcısı olan Orhan Atasoy’un orijinal haliyle yorumladığı versiyonun çok hayranını gördüm ben ama Zerrin Özer yorumunu hiçbir şeye değişmeyecek olanları da gördüm. Ben Zerrin Özer – Teoman kapışmasındaki hakkımı başka bir yerde kullanacağım ve ilk geçliğimizdeki hakkını sahiden ödeyemeyeceğimizi düşündüğüm Teoman’ı buraya vicdanım rahat bir şekilde yazacağım…

Beste, Ercüment Vural’ın. Bu şarkıyı tanımlamak istesem, “zamansız bir klasik” derdim sanırım.

Buyursunlar:

Efendim, işte geldik oraya… “Askıda Sonbahar”da Ahmet Kaya yorumuna zaten yer verdiğim bir Attilâ İlhan şiiri var sırada. Beste Ahmet Abi’nin ve 1989 çıkışlı “İyimser Bir Gül” albümünde seslendirmişti bunu kendisi.

Bajar ise, Ahmet Kaya anısına yapılan albüm için coverladı ve bence çok da iyi yaptı. Yukarıda dedim ya, Ahmet Kaya yorumu varsa elbette ondan dinlenir ama onun bazı şarkılarını gerçekten berbat etmiş örnekleri hatırladıkça bu yorumu buraya koymayı özellikle istiyorum.

Selin’in 2014’teki doğum gününü, Beyoğlu’ndaki “The Mekan”da Bajar konseriyle kutlamıştık ve olağanüstü bir gece yaşamıştık.

Bajar’ın protest, folk-rock ve çok kültürlü müzikal yaklaşımıyla yeniden yorumladığı bu müthiş cover, etnik enstrümanlar ve sert gitar tonlarının harmanlandığı deneysel yapısıyla değil sadece, hatırasıyla da burada.

İnkâr yok, oldukça kışkırtıcı bir sayı olduğunu zaten kabul ettim, ediyorum ama huyum kurusun, yapmadan da duramıyorum.

Bu toprakların gördüğü en büyük ozanlardan biri olan, “insan oğlu”, “Bozkırın Tezenesi”, içimize bütün sisi çöktürürken kulağımızda pas bırakmayan büyük Neşet Ertaş’ın ölümsüz eserlerinden biri bu. Bu felsefi ve derin türkü, dünyevi varoluşu ve insan ömrünün geçiciliğini öyle yalın bir şekilde sorgular ki, ustadan dinlerken ister istemez kendinizden geçersiniz.

Ama bugün, bir Neşet Ertaş eserini müthiş bir cüretle yorumlamış birini, Jülide Özçelik’i ağırlayalım isterim. Çünkü bence türkünün özündeki o saf duyguyu bozmadan, caz müziğin zengin armonilerini akustik enstrümantasyonla öyle bir eklemiş ki burada Özçelik, abartıdan uzak, içten ve pürüzsüz vokaliyle dönüp dönüp dinleme ihtiyacı hissetiğim olağanüstü bir yorum çıkarmış ortaya. Saygıyı hak eden bir performans olmasıyla beraber, hayli de dinlendirici bence. Kafaya takıldığında insanların en basit sözlerinin bile nasıl korkunç bir şekilde çarpıtıldığını çok iyi bildiğim için pek umursamıyorum aslında ama Neşet Ertaş söz konusu olduğu için yine de belirtme ihtiyacı hissediyorum: Yanlış anlaşılmasın lütfen, usta söylediğinde insanı derin bir kedere boğan bu türkü, Jülide Özçelik’in yorumuyla daha bir vakur karşılanıyor sanki.

Şöyle anlatmaya çalışayım: İlkinde “Ahh” diyorsunuz, ikincide “Ehh”… Yine mi anlatamadım?

Sanırım burada ilk defa bu kadar net ve radikal bir yargı bildireceğim: Yıldız Tilbe’yi sevmiyorum. Hiç sevmedim! Hiç sevmemekle birlikte günbegün tiksindim bile diyebilirim. (Çok çeşitli sebepleri olduğu için detaya girmeyeceğim.) Bazı vakitler dinlediğim şarkıları oldu ama sesine de kendisine de hiçbir zaman aşermedim. Aşağıda, sözde “ezeli rakibine” de gelecek söz ama bunu burada hiç kıvırmadan söylemek istedim.

Söz ve müzik onun ama Ceylan Ertem yorumuyla dinleyelim ve buradan hemen gidelim:

Hemen zıt bir aksiyona girip sakinleşelim: Ajda Pekkan’ı da, Mor ve Ötesi’ni de çok seviyorum.

Bu kadar söylüyorum ve her kimden dinlerseniz ben de kabul ediyorum.

Öpüyorum!

Daha önce de söylemiştim sanırım: Bu ara instagram, twitter gibi sosyal medya platformlarında bile bir şarkı paylaşmadan evvel elli kere düşünüyorum. Söz gelimi bir fotoğrafa müzik koymak istiyorum ama bir durup düşününce çoğunlukla vazgeçiyorum çünkü ödüm kopuyor “gazı kaçacak” diye. Anca burada ufak ufak “spoiler” serpiştiriyorum işte, yeter o kadar.

Kargo denince de aslında aklıma gelen “çoğacayip” şeyler var ama susacağım. Ha, çok kötü “coverlar” da yaptılar bence sağolsunlar ama burada mevzu cover değil ki.

Ayrıca, inanın bu şarkıda ben de her yerdeyim çünkü aklımda olağanüstü bir Tanju Okan yorumu var. Yani onun yorumunu da “No Cover No Cry” sayısına koysam, zerre yüzüm kızarmaz. (Çok utanmaz bi çocuk ben oldum son zamanlarda!)

Efendim sözler Hulki Saner’e, müzik Yıldırım Gürses’e ait.

Bu kaotik, bu kışkırtıcı, bu zalım, bu fıttırık sayının en nadide eserlerinden birinde sıra… Öyle ki, “bir arabesk abidesi” desek, hiç de haksız sayılmayız gibi geliyor bana. Üstelik, Yeşilçam’da da hatırı sayılır bir yeri olan filme de ilham olmuştur ve biliyor musunuz, bestesini, bana en az Bergen kadar hüzün veren Gülden Karaböcek yapmıştır. Sözleri Ali Tekintüre tarafından yazılan bu şarkı da en çok yeniden yorumlanan klasikler arasında yer almaktadır.

24 Ekim’deki Şebnem Ferah konseri sonrasında Ceyda ile yaptığımız geniş değerlendirmeler sırasında söz, “Şebo”nun yaptığı coverlara da gelince, “Onu ne kadar dinlersek o kadar iyidir gardaş” kafasında mutabık kalmamız hayli hoşuma gitti doğrusu. Meselâ, bir konserinde yine Tanju Okan’ın yorumundan babasının çok sevdiğini anlattığı “Kadınım” yorumu vardır ki, al başını çek git bu dünyadan, o derece yani!

Ammaaaa… Belki burada yanılıyorum ve zaten bu nedenle Kaçak Radyo’nun Şebnem Ferah Konseri özel sayısı için özellikle Ceyda’nın editörlük katkısını önemsiyorum: Bazı şarkılar var ki, “Şebnem Ferah asla yorumlamaz” derdim meselâ gözüm kapalı şekilde. Neden, bilmiyorum. Belki de onu bambaşka bir noktada konumladığımdan. (Bunu da konuşuruz nasılsa.) İşte bu şarkı da onlardan biri.

Ve samimiyetle söylemek isterim ki, sahiden çok güçlü yorumlar var. Başta, bestecisi Gülden Karaböcek’in enfes yorumu olmak üzere, Ferdi Özbeğen’den tutun Ümit Besen’e, Işın Karaca’dan Sıla’ya, Melek Mosso’dan Sibel Can’a, eğer canlı performans ya da konserlere de girersek hemen her şarkıcıya kadar genişletebileceğimiz bir yelpaze bu.

Ama işte bizim hastalığımız da belli. Tedavisi yok, olsa da tedaviye yanıt vermiyoruz, vermek istemiyoruz, niye verelim ki? Şebnem Ferah’tan dinliyoruz:


İmdiiiiii…

Bu şarkının söz ve müziği kime ait? Önce onu söyleyelim: Arif Sağ. Sonra şunu soralım: Acaba bu bir dönemsel kriz miydi, yoksa “Arif Hoca” paraya mı sıkışmıştı? Sahiden bir “saygısızlık” yapma peşinde değilim, genlerime de aykırı zaten! Babamın en sevdiği türkünün en iyi yorumcusu oydu çünkü: “Bir dost bir post yeter bana.” Ayrıca, diyor ki o türküde: “Atlas, libas senin olsun.” Atlas, benim oldu sahiden, teşekkürler baba!

Haaa, bu türkümsü şarkısını sevmediğim için de yapmıyorum aslında bunca “caz”ı. Fakat, “Arif Hoca”nın İbrahim Tatlıses ile olan derin muhabbetinin beni aşırı derecede huzursuz ettiğini de söylemek zorundayım. Ona olan bütün sevgi ve saygımı askıya almama sebep olan bu durumu buraya kaydediyorum ama arabeske hamle yaptığı bu tek örneği de onun “kankasından” dinlemek istemesem de, ara sıra dinlemek istediğimi söylemek istiyorum.


Bu nedenle Yıldız Tilbe’nin ne bok yemeye “affettiğini” bilmediğim İbrahim Tatlıses’i tümüyle geçip Arif Sağ’a da arkamı dönerek, bu şarkıyı seslendirdiği için Pamela’ya teşekkür ediyorum. Ha, diyeceksiniz ki, “Ölür müydün birader hiç dinlemesen?” Yooo! Ama dinleyelim ya bence… Hazır sarhoşuz, di mi ama?


Ahhh, Nilüfer… Eminim senin o muazzam sesin ve yorumun nedeniyle de beni burada kurşuna dizmeye hazır bir dolu insan çıkıp gelecek. Biliyor musun, haklı da olabilirler…

Burada bir tuhaf harekete kalkışacak ve bir Mehmet Erdem – Cem Kısmet karşılaştırması yapacağım. (Bu, hayli yapılmıştı bir ara müzik gurmeleri arasında) Ben, iki sesi de enikonu severim ama Mehmet Erdem’e oranla Cem Kısmet’in sesinin skalasını çok daha geniş buluyorum ve illa bir tercih yapmam gerekirse onun yanında duruyorum.

Bakınız, Erkin Koray imzalı ve cızırtılı bir rock klasiğinin Funda Arar dokunuşuyla nasıl bir pop şaheserine dönüştüğünü konuşmuştuk, burada da tam aksi yönde bir dokunuş var bence. Yani, Pilli Bebek’e tam bir “rock” demesem de “Haram Geceler” gibi bir pop klasiğine bu sağlam soundlu dokunuşu es geçemiyorum.

Siz ne dersiniz, ne yaparsınız bilmem ama ben dinlemeye gidiyorum:

Şimdi tam bir muzırlık sahasındayız…

Türk Sanat Müziği’nin en popüler ve en neşeli klasiklerinden biri var sırada. Sözleri Hikmet Münir Ebcioğlu’na, bestesi ise Türk musikisinin büyük ustası Teoman Alpay’a ait olan bu ölümsüz eser, geçmişte Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Gönül Akkor, Emel Sayın, Gökben, Nesrin Sipahi, Muazzez Ersoy ve hatta Ziya Taşkent gibi isimlerin yorumlarıyla kulaklarımıza değmişti. Daha güncel yorumları saymıyorum bile…

Ama ben buraya Gökçe’nin enerjik ve hareketli tarzıyla alacağım müsaadenizle. Gökçe, şarkının orijinalindeki o tatlı kıskançlık ve sitem duygusunu, Balkan ritimleri, dinamik gitarlar ve neşeli bir pop-rock altyapısıyla çok güzel harmanlamış bence.

Ayrıca, kıskançlığı “kem” bir şey gibi anlatan herkesten uzak durmanızı öneririm size… Boku çıkarılmadığı sürece, kıskançlık iyidir gençler!

Çok yoruldum ve kapanışı güçlü yapmak istediğim için burada bir şey söylemek istemiyorum. İki ayrı Neşet Ertaş klasiğini Burcu Güneş yorumuyla dinleyelim ve dinlenelim…

Buyursunlar:

Geldik kapanışa…

Spotify tayfa asla sizin kadar şanslı olmayacak, bilesiniz. Hiçbir zaman da olmadılar zaten.

Türk rock müziğinin efsanevi grubu Bulutsuzluk Özlemi’nin imzasını taşıyan bu şarkı, birçoğumuz için şarkıdan ziyade bir marştır. Bilen bilir…


Nejat Yavaşoğulları’nın eseridir ve ne zaman dinlesek bizi ufak ufak, bazan da sağlam sağlam sarsarak kendimize getirir. Onlar albüm kaydını dinlesin, biz Şebnem Ferah’ın muhteşemliğini izleye izleye konser kaydıyla dinleyip izleyelim.

Haydi bakalım: Sadakallahülazim!

EMRE DURSUN
Ekim ‘26, Çanakkale

NOT: Garibim Ceyda, aslında Şebnem Ferah Konseri’ni içeren özel “Kaçak Radyo” sayısında yapacak asıl editörlüğü ama, burada da az kafasını şişirmedim. Metinden de anlarsınız zaten. Hiç sevmediği şarkılara bile öyle güzel rehberlik etti ki, “iyi ki varsın” dedirtti, ki hep dedirtir.

* Spotify listesi yayında:

Leave a Reply