Yaşar Kurt: “Tehcir de bir soykırımdır”

Yaşar Kurt: "Ben Türkiye değilim, ben Yaşar'ım"
Yaşar Kurt: “Ben Türkiye değilim, ben Yaşar’ım”

Kadıköy’deki Halitağa Caddesi’nde, herkesin aklına en az bir şiiriyle kazınmış Cemal Süreya’nın adını taşıyan bir kültürevindeyiz. Konuk, Yaşar Kurt.

Kayıtları Ermenistan’da yapılan ve Yaşar Kurt’un, Arto Tunçboyacıyan’la ortak çıkardığı “Nefrete Kine Karşı” albümünden de hareketle, düzenlenen panelin konusu neredeyse kendiliğinden tayin edilmiş oldu. Çok kalabalık değildi, bu yüzden “panelin” sohbete evrilmesi de uzun sürmedi. Türkiye-Ermenistan ilişkileri, iki ülke toplumlarının dünü, bugünü, yarını konuşuldu hep birlikte.

“Hrant Dink vurulduğunda,” diye başladı anlatmaya Kurt, “Arto onun için bir şarkı yazdı: Nefrete Kine Karşı. İşte o şarkıyı kaydederken projeyi daha da büyütüp, bunu bir kampanyaya dönüştürelim istedik. Bundan hareketle de albüm kaydı için Ermenistan’a gittiğimde gördüm ki, her iki taraf da kapılarını kapatmış. Bu konuda kimsenin beceremediğini sanatla yapıp; acılarımızı, mutluluklarımızı, ortaklıklarımızı konuşmayı ve sadece albüm değil aynı zamanda bir proje haline de dönüşen bu kampanyayı o şarkıyla adlandıralım istedik.”

İlk soru: “Ermenistandakiler”?!

Yaşar Kurt albüm için Ermenistan’a gittiğini söyleyince, ilk soru da ister istemez, yazılan çizilen onca şeye rağmen o toprakları çok daha “canlı” hikâyelerle duymayı arzulayanların, sınırın öte yanına dair meraklarıyla geldi: “Ermenistan’daki Ermenilerin Türkiye’ye yönelik tepkileri nasıldı?”

Kafasını sallayıp, “Kafalar çok karışık” diye tebessümle başladı söze Yaşar Kurt. Hepimizde bir tedirginlik! “Ama biz aslında Ermenistan’ın dünyaya açılan tek kapısıyız,” diye sürdürünce şöyle bir arkamıza yaslandık. Ama benim ilk elden fark ettiğim, tam da iki toplumun bu meseledeki ruh hallerinde uzun süredir cereyan ettiği gibi, Yaşar Kurt anlatmaya devam ettiği sürece hep tuhaf bir değişkenlik oldu herkeste. O “acaba” sorusu, hem kavgaya hem barışa yatkın tüm tonlarıyla tepemizde sürekli seyretti.

“Ermenistan’ın bir yanında, zaten ezelden beri uyuşamadığı Rusya, diğer yanında İran, bir diğer yanında Azerbaycan” diye anlatırken Kurt, bir dinleyici araya girdi: “Zaten Azerbaycan da Ermenistan için bir kapı değil, duvar.”

“Kesinlikle öyle,” diye onayladı Kurt ve şöyle devam etti: “İşte bu yüzden, Türkiye, neresinden bakarsanız bakın, çok daha yakın Ermenistan’a diğerlerine oranla. İnanın, benim Ermenistan’da gördüğüm izlenim de şunu söylüyor: Bizde onlara karşı çok daha büyük bir öfke var.”

Benim anladığım, kötü niyetle değil, inanmayı sahiden istediği için ısrarla onay istiyor bir başkası: “Gerçekten öyle mi? Yani gerçekten de Ermenistan’daki insanların Türkiye’ye bakışları da buradaki kadar sert değil mi? Tek taraflı bir şey mi bu öfke yani?”

“Korkarım öyle,” diye yanıtlıyor bu soruyu Kurt. “Biz de korkuyoruz çünkü. Kendimizden!”

“Kimseden nefret etmek zorunda değiliz”

“Sizi temin ederim, ben hiçbir Ermeni televizyonunda ‘Türkler bize şöyle bir katliam yaptı’ diyen bir programa rastlamadım. Ama biz Türk televizyonlarında, yayınlarında her fırsatta ‘Ermeni mezalimlerine’ dair şeyler yayınlıyoruz sürekli… Bakın size bir şey anlatayım: Benim Suriyeli bir Ermeni olan menajerim Nora’ya, okuldan gelen oğlu soruyor: ‘Anne, biz Türklerden nefret etmek zorunda mıyız?’ Hiç tereddütsüz, ‘Hayır’ diyor oğluna Nora: ‘Biz Türklerden nefret etmek zorunda değiliz. Biz hiç kimseden nefret etmek zorunda değiliz.’

Ama sonra, oğlunun yatıştığını görmesine rağmen, kendisi yatışmıyor ve ‘Neden böyle bir şey sordun’ diyor oğluna. ‘Öğretmenimiz, Türklerin bize yaptıkları kötülükleri anlattı ve onların bizim düşmanlarımız olduğunu söyledi’ cevabını alınca da soluğu okulda alıyor. ‘Neden çocuklara bunu yapıyorsunuz siz?’ diye bağırıyor öğretmene. Adamın savunması, ‘asıl geçmişte yapılanların, çocuklara tüm çıplaklığıyla anlatılmasının bir sorumluluk olduğu’ yönünde.”

Aslında çoğumuz, yöntemin daha insani ve tabii bu örnekte bir de pedagojik olarak da daha akilane olması koşuluyla “gerçeğin gizlenmemesi” konusunda hemfikiriz ama Yaşar Kurt’un da altını çizdiği üzere bu “hakikat aktarımı”ndan ziyade “nefret söylemi”ne daha yakın görünüyor.

“Yani orada da radikal insanlar çıkabiliyor elbette,” diyor Kurt, “aksi mümkün mü? Ama biz bunun yapılmasını bizzat resmi yazılarla emrediyoruz! Daha ilkokul çağındaki çocuklara içinden cesetlerin taştığı ‘Sarı Gelin’ belgeseliyle resmen zulmediliyor. Bu eğitim sistemini ya da milliyetçiliği bir yana bırakın, siz asıl bu mezalimi hangi pedagojik mantığa sığdırabilirsiniz?

Orada her 24 Nisan’da Soykırım Anıtı’nda, katledilen insanlar anılır mesela. Ama biz de hâlâ Erzurum’un kurtuluşunu, ‘Ermeni mezaliminden’ kurtuluş olarak lanse eder, düşman askeri olarak temsili Ermeni keserek kutlarız. Ermenistan’da, keder daha baskın.”

“Ay’la yıldız da sizin mi?”

En derine iniyor Yaşar Kurt: “Oradaki insanların en önemli sorunu,  en fazla aidiyet hissettikleri topraklarda yaşayamamaları. Sadece bu açıdan bakmak gerekir aslında. Buradaki duyguyu anlamak gerekir. Ama biz kalkıp onlara, ‘Ağrı Dağı’nı bayrağınızdan çıkarın’ bile dedik. Hâlbuki Türkiye’deki ideolojinin tayin ettiği gibi, Ermenistan’da bir siyasi anlamı bile yok Ararat’ın. Ararat onlar için kültürel bir mit. Gidip bu insanların kendi dağlarına verdikleri ismi bile yasakladık, ‘bayrağınızdan çıkarın’ diye seslendik. Onlar da bize şunu sordular o zaman: ‘Peki, ay’la yıldız da sizin mi?’

Şunu anlamakta zorlanıyorum: Ermeniler bizim için nasıl bir tehdit oluşturuyor? Kala kala en fazla 70 bin Ermeni kaldı bu topraklarda, koca 70 milyon içinde. Hiç oldular mı bilmiyorum, ama eğer oldularsa bile Ermeniler bizi için ‘tehdit’ olmaktan çıkalı çok oluyor. O yüzden artık asimilasyondan vazgeçmemiz gerekiyor, bu topraklarda gözleri olduğu paranoyasından, en acısı da her fırsatta aşağılamaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Dedim ya, biz Ermenistan’ın dünyaya açılan tek penceresiyiz. Ama hâlâ, Ermenistan’ın izolasyonuna dolaylı da olsa destek verip, onların sosyal gelişmelerini bile engellemeye çalışıyoruz. Türkiye, dünya ile ticari ve sosyal ilişkilerde her şeye rağmen kapalı bir ülke değil. Ama söz konusu Ermenistan olunca, bütün sınırlar tamamen kapansın istiyoruz. Bunu yaparken tek gerekçemiz de, Ermenilerin ‘soykırım’ söylemi. Diyoruz ki, ‘Bu iddiadan vazgeçin, anlaşalım.’ Hâlbuki bu yanlış! Bir iddiadan vazgeçilmez; o iddia ya kanıtlanır ya da o iddianın altında kalınır.”

“Hepimiz Ermeniyiz” de, ben sahiden Ermeniyim!

Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin sadece siyaset ile çözülemeyeceğine inandığını söyledikten sonra, hepimizi şaşırtan kişisel bir şey açıklıyor Yaşar Kurt: “Müzik, bu sorunların çözümünde ne kadar etkin olabilir bilmiyorum ama, ben bu konunun çözümünde bir taraf olmaya çalışmaktan hoşnudum. Üstelik bu süreçte çok komik bir şey oldu ve ben de Ermeni olduğumu öğrendim. Sadece 1,5 yıl önce!”

“Nasıl bir kiraz ağacıysa?”

“Babamın ailesi, Van’ın Muradiye ilçesinden Karadeniz’e sürgün edilen Ermeni ailelerinden biri ve aslında bilmelerine rağmen, o uzun yürüyüşten sonra hayatta kalanlar bunu bizden saklıyorlar. Asla konuşmak istemiyorlar. Ölenleri ne zaman sorsak, sadece ‘Kiraz ağacının altında kaldılar’ cevabını alırdık biz hep. Nasıl bir kiraz ağacıysa bu, kimseyi sağ bırakmamış!

Dolayısıyla, zaten içinde olduğum bir tavırdan çok, kendimi de birdenbire hikâyenin içinde, üstelik hakiki taraflardan biri olarak buldum. Annem bile 72 yaşında ama, Ermeni olduğundan haberi yok! Ayrıca bununla ilgilenmiyor da zaten. Onun için uyruk o kadar önemli değil, insan olmak yeterli onun için. ‘Kin öldürür, sevgi yaşatır’ diye bir söz okumuştum bir keresinde. Annem için nasılsa, benim için de öyle: İnsan olmak, olabilmek, yeter de artar bile…”

“İnsanlar bunları merak ediyor!”

Hayır, bu bölümün başlığı Yaşar Kurt’a değil, bana ait. Aslında ben de Türk  televizyonlarındaki saçmalıkların müsebbibi olanlardan çaldım. İnsanların neredeyse kesintisiz olarak, hayatlarını tam karşısında geçirdikleri televizyonlarda ne zaman ‘aptalca şeyler’ yaptıklarıyla itham edilen birileri çıksa, savunmaları hep aynıdır: “E insanlar bunları merak ediyor!”

Bizim panel, sohbet, söyleşi, her neyse, biraz da bu anlamda ayrılıyor galiba o insanlardan ve meraklardan. Ya da akla daha yatkın olanı, bize kendi insanlarımız hakkında yıllardır kocaman yalanlar söylendiği. Yaşar Kurt’a, “müzik hayatına nasıl başladınız”, “şarkıcı olmasaydınız ne olurdunuz”, “sevgiliniz var mı” gibi sorular gelmiyor çünkü hiç. İlle de Ermeniler, ille de Ermenistan. Ne yapalım, insanlar bunları merak ediyor! O da sağolsun, fazlasıyla gideriyor bu merakı.

“Savaşçı ruhları yok Ermenilerin. Sokaklarda, caddelerde milli kahramanların değil, sanatçıların heykelleri var. Her evde muhakkak bir piyano var. Onlar, sanatla yaşamayı seviyorlar. Belki de bu yüzden Ermenistan’da Türkiye’ye karşı bir öfke yok. Tam da Nora’nın dediği gibi, hiç kimseye karşı bir öfke yok aslında. Diaspora Ermenileri için bir şey diyemem, pek bilgi sahibi değilim ama Ermenistan’da Türkiye karşıtı, Türk karşıtı bir propaganda yok. Evet, bizimle hesaplaşamadıkları bir geçmişleri var ama bunu güncel siyaset malzemesi yapmıyorlar kesinlikle. Bu olayı popülerleştirip, toplumu kutuplaştırmak için kullanmıyorlar. Hadi açık konuşayım: Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı bir mecburiyeti var. İsteseler de bazı şeyleri o kadar kolay gözden çıkaramıyorlar. Zeytinyağı, turunç, sebze yetiştirecek alanları bile yok. Tarım imkânsız Ermenistan’da. Dağın tepesindeler. Daha önce Çar döneminde, daha sonra Ekim Devrimi esnasında ve sonrasında o cephede savaştılar ve o küçücük yer, aslında bir ülkeden ziyade saklandıkları bir sığınak oldu onlar için. Mesela Gürcistan bugün hâlâ Ermeni kültürüyle yaşayan bir ülke; Ermeni alfabesini kullanır Gürcüler. O bölgeden Ruslar püskürttü, biz de buradan iteledik, sıkışa sıkışa o küçücük alana sıkıştılar işte. Kars, bütün mimarisi ve kültürel dokusuyla bir Ermeni şehri, ama gidin, bir tek Ermeni bulamazsınız.

Tüm bunlar bir yana, hadi Türkiye’deki şehirleri geçelim; Türkler Yerevan şehrine ‘Erivan’ demeye bile ısrarla devam ediyorlar. Yahu, ‘Erivan’ diye bir yer yok! Bu ismin bir anlamı da yok zaten. Onlar Ankara’ya ‘Mankara’ diyorlar mı? Bu ülkede Ermenice konuşan biri, Ararat adında bir restoran bile açamaz mesela. Çünkü yasak! E, bu nefreti kim körüklüyor o zaman? 1915’e gitmeye hiç gerek yok, daha doksanlı yıllarda 5 milyon Kürt’ü sürdük Güneydoğu’dan, bir sürü köyü yaktık.

Bana sorarsanız, çok isterim bugün geri dönüp, Ermeni olmayı. Ama sadece bir tepki için yaparım bunu. Türklük ya da Ermenilik hiç önemli değil gözümde; sadece ‘nefrete kine karşı’ isterim böyle bir şey yapmayı. Çünkü açık konuşalım ki, biz burada, bu kini Ermenilerden çok daha fazla körüklüyoruz. Ermenilerin bu kini körüklemek için hiçbir çıkarı yok. Zaten yok oldukça yok olmuşlar. Bugün dünyada 200 milyon Türkî, 80 milyon Türk’ten bahsediyoruz. Oysa tüm dünyadaki Ermeni nüfusu en fazla 5 milyon. Bundan mı korkuyoruz?”

Onca hikâyeye ve merama rağmen, bizim küçücük sohbet masasında bile konu dönüp dolaşıp “ne olacak bu ‘soykırım’ meselesi” sorusuna dayanınca, “Soykırım hukuki bir tanımdır” diyor Yaşar Kurt: “Sizin benim dememizle normalde soykırım olmayan bir şey, birdenbire soykırım olmaz. Bana göre tehcir de bir soykırımdır. İnsanları yaşadıkları yerlerden zorla göndermek, soykırımla eşdeğerdir benim gözümde. Üstelik yalnız o da değil; benim gözümde insanların ekinlerini, ormanlarını yakmak da soykırımdır. Elbette ağır bir suç bu, kabul edilmesi elbette zor. Ama ilginçtir, o kadar ağır bir ceza yok mesela. Amerika’nın Kızılderililere yüklüce bir tazminat ödemesine hükmedildi örneğin, ama ortada bu tazminatı alacak bir Kızılderili yok! Yine kendi ‘vatandaşlarına’ gitti o para da. Dolayısıyla, bir şeyleri saklamaya gerek yok. ‘Biz yaptık’ demeliyiz. Bunu itiraf etmek zorundayız.”

Türkiye’de başlatılan “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” kampanyası, bununla birlikte Fransa’daki Ermeni aydınlarının ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden özür dileyen karşı kampanyaları hatırlatılınca, bir heyecan dalgası geçiyor aramızdan. “Ama,” diyor Kurt, “İnanın orada en umut yaratan şey, özür kampanyasından ziyade, Hrant’ın ölümünden sonra gösterilen toplumsal tepki oldu. Onlar o fotoğrafa bakınca dediler ki: Evet, bizim de orada muhataplarımız var. Bizim orada çok şey konuşabileceğimiz, paylaşabileceğimiz insanlar var.”

Yüzlerden incecik bir tebessüm geçecekti ki, “Öte yandan,” diye devam etti Kurt, “Türkiye’deki Ermeni kiliselerinde hâlâ Türk bayrağı zorunluluğu var. Ama her nedense camilerde yok mesela böyle bir şey.”

Nefes kadar yakınımızda, bir ‘küfür’: ERMENİ!

Yaşar Kurt’un, sohbet boyunca aramızda olan küçük yeğeni, oturduğu yerde huzursuzlanmaya başlıyor ufaktan. Ona gülümseyip başını okşuyor ve ilgisinin başka yere döndüğünü görünce tekrar başlıyor konuşmaya: “Aslında bu konuştuklarımız onu nasıl etkiliyor, inanın hiç bilmiyorum.” Zaten ‘o’ da sıkılmış olmalı ki, küçücük bir fırsat bulduğunda masadan fırladığı gibi, bir çırpıda kayboluyor ortalıktan. “Bana ‘Ermeni’ diye küfrediyor bu, biliyor musunuz!” diye dedikodusunu yapıyor arkasından, gülmeye başlıyoruz. “Aman sormayın, çok kızıyor bana. Onu da okulda doldurup doldurup benim üzerime salıyorlar.”

“Ermeni olmanın her çağda siyasal bir sorumluluğu var bu ülkede”

Sohbet, daha alışkın olduğumuz bir hale geliyor bu noktadan sonra. Hani pratiğini istemeden de olsa yaptığımız, hiçbirimizin hayatında hiç sırıtmayan o ‘ağlanacak halimize gülme’ durumu vardır ya, öyle işte…

“Türkiye’nin son Ermeni köyü olan Vakıflı’ya gittim,” diye devam ediyor: “Orada sadece 23 çocuk var, belki toplamda 100 kişi bile yoktur. Üstelik o küçücük köyde üç yıldır ekolojik tarım yapılıyor. Kimsenin umurunda değil. Ben oradayken, tesadüfen bir televizyon kanalından geldiler köye. Vakıflı’nın Ermenilerine bu kadar ilgi olduğunu görünce hem şaşırdım, hem sevindim ama sonra çıktı kokusu! Muhabirlerin oradaki insanlara sorduğu tek soru şu oldu: ‘Ermenistan-Türkiye maçında kimi destekleyeceksiniz?’ İnanın, onların hepsi çığlık çığlığa Türkiye’yi destekleyeceklerini söyleseler bile, sorulan o soruyla samimiyet çoktan öldürülmüş olduğu için, pek bir anlam ifade etmeyecekti aslında. Ya da, ‘Ermenistan’ı destekleyeceğiz’ dediklerinde, bu, kaçınılmaz olarak siyasi bir tavır olarak yorumlanacaktı. Çünkü, Ermeni olmanın her çağda bir siyasal sorumluluğu var bu ülkede. Ermenilerin ağzından çıkan her sözü, aleyhlerinde delil olarak kullanmaya her zaman hazırız!”

“Ben Türkiye değilim, ben Yaşar’ım!”

“Buna benzer bir şey Ermenistan’da da benim başıma geldi. ‘Türkiye’nin Ermenistan’a bakışı nasıl?’ diye sordular. Ben de dedim ki, ‘Pardon ama siz karıştırdınız galiba, ben Türkiye değilim, ben Yaşar’ım!”

Müsaade isterken, “Ben bu güzel sohbeti şöyle bitirmek istiyorum izin verirseniz,” diyor Yaşar Kurt, dikkat kesiliyoruz: “Mümkünse, Türkler mutlaka Ermenistan’a gitmeli. Tanıdık çok şey var ama hiçbir tehlike yok orada.”

Bu güzelim çağrının üzerine söz söylemek saçma olur. O halde, dağılabilirsiniz. Harflerinin heykelini dikmiş o güzelim insanlara, arada bir en azından hâl-hatır sormayı ihmal etmeyin. Bence!

17 Mart 2009, İstanbul, Emre Dursun

Leave a Reply