Şşş!|7 – unutMADIMAKlımda!

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (yedi)

Bugün yasımız var.

Yasımız var. Bugün ve her gün. Yastayız. Ezelden beri.

Çünkü… “Bu cehennem bizim.”

2 Temmuz, bu memleket tarihinin en kara günlerinden biri. Düşmanın bize ne kadar yakın ve yanı başımızdaki o düşmanın da ne kadar azgın olduğunu gösteren lâin bir gün. O çocuk aklımla bile hiç unutmuyorum, “Show TV” logosu altında yapılan canlı yayında güzelim canların yandığını anbean izlediğimi. Hiç unutmuyorum, anneannemin defalarca dizlerine vurup “Ah, ah, ah” deyişini. Hiç unutmuyorum, ekmek aldığımız bakkalın bizi öldürmeye bu denli bilendiğini. Aynıları, aynı vahşetle katletti yıllar sonra Ali İsmail’i… Unutmuyorum.

#unutMADIMAKlımda

Yasımız var. Yasımız bir nebze tükenmeden hâlâ yanı başımızda. Soluk alışımızda. Her anımızda.

Ahmet Kaya şöyle demiş, Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin Madımak’ta katledilen canlar başta olmak üzere, bu ülkede gadredilmiş bütün güzel insanlar için hazırlanan bu sayısının ilk şarkısı olacak besteyi duyduğunda: “Kemal sana bir şey söyleyeyim mi; ben de bu şiir üzerine çalışıyordum. Ama senin besten çok güzel olmuş. Ben artık bestelemekten vazgeçiyorum.”

Çünkü, Gülten Akın’ın o eşsiz şiirine şöyle dokunmuş Kemal Sahir Gürel.

İsterseniz önce okuyalım, sonra başlayalım: Kemal Sahir Gürel o şarkının hikâyesini anlattı

Bestede Livaneli, güftede daha doğrusu şiirde ise Ülkü Tamer imzası var. 1 Temmuz 2019’da, Harbiye Açıkhava Konseri’nde Zülfü Livaneli’nin de bizzat anlattığı gibi, baştan aşağı Berkin Elvan’ı anımsatan bir şarkıdır ve Zeynep Halvaşi’nin şu muazzam yorumunu ne zaman dinlesem istisnasız ağlarım.

Ne acı ki her yere, her şeye yakışan şiir ve şarkı var sırada. O kadar çok yiğit uğurladık ki, yine onlardan biri olan Onat Kutlar’ın dizeleri ile düşüyor akla, onlardan her birini uğurladığımızda:

“Durmadan düşünüyorum,
Ne çok öldük yaşamak için.”


Zülfü Livaneli bu şiiri 1980’lerin başında besteledikten sonra, eser zaman içinde sadece Nâzım Hikmet’in değil; Uğur Mumcu’dan Onat Kutlar’a kadar kaybedilen pek çok aydının, demokrasi şehidinin anıldığı evrensel bir ağıda döndü adeta. Bugün, Madımak Katliamı’nın yıldönümünde birçok yiğit anısına yankılanıyor hafızamızda.

Şarkının sözleri, aslında Bedri Rahmi Eyüboğlu‘nun “Zindanı Taştan Oyarlar” isimli şiirinden alınmıştır. Eyüboğlu bu şiiri, 1950 yılında Bursa Cezaevi’nde açlık grevine başlayan yakın dostu Nâzım Hikmet için bir ağıt ve destek olarak kaleme almıştır. Şiirin orijinal ilk dizeleri “Bursa’nın ufak tefek yolları” şeklinde başlar (Zülfü Livaneli bestelerken bunu “Şu sılanın ufak tefek yolları” olarak değiştirmiştir.) Sıla, hele de bu memleketin en güzel çocukları için gurbetten başka nedir?

Ahmet Kaya, bu derin ve tezatlarla dolu şiiri besteleyerek ilk kez 1985 yılında çıkan kendi albümü Acılara Tutunmak‘ta seslendirmiştir. Ancak şarkının asıl geniş kitlelere ulaşan ve efsaneleşen versiyonu, 1986 yılında Selda Bağcan‘ın “Dost Merhaba” albümünde yer alan kayıttır. Bu kayıtta Ahmet Kaya hem şarkının bestecisi olarak yer almış hem de Selda Bağcan ile ikonik bir düete imza atarak vokaliyle eşlik etmiştir. 

Eşsiz Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, eşsiz şiiri: “Öyle bir yerdeyim ki…”

Attilâ İlhan ise bu şiiri, 6 Mayıs 1972 sabahı radyodan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın idam edildiği haberini aldıktan hemen sonra kaleme almaya başlamıştır. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için bindiği vapurda, o dönemin getirdiği derin acı ve şok hissiyle dökülmüştür bu mısralar. Şiirdeki “Bir yangın ormanında püskürmüş genç fidanlardı / Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı” dizeleri doğrudan idam edilen o üç gence bir ağıttır.

Şarkıyla ilgili en güzel anekdot ise, Ahmet Kaya’nın şiiri besteledikten sonra izin almak için eşi Gülten Kaya ile birlikte Attilâ İlhan’ı ziyarete gitmesiyle yaşanır. Şarkıyı dinletip izni aldıktan sonra Ahmet Kaya, şaire merakla sorar: “Abi, her şey çok güzel de bu şiirdeki Müjgân kim? Bir türlü çözemedik.”

Attilâ İlhan gülümseyerek yanıt verir. Herkesin bir kadın ismi sandığı “Müjgân”, aslında Farsça kökenli bir kelimedir ve “kirpik” anlamına gelir. Şair, “O mahur beste çalar, Müjgân’la (yani kirpiklilerimle/gözyaşlarımla) ben ağlaşırız” diyerek aslında kendi gözyaşlarını anlatmıştır.

Şiire saygısı olana saygı kabilinden bir not düşeyim: “Mahur”, müzisyen Ergüder Yoldaş tarafından da farklı bir melodiyle bestelenmiş ve Nur Yoldaş tarafından seslendirilmiştir; ancak kitlelerin hafızasına kazınan ikonik yorum hiç kuşku yok ki Ahmet Kaya’ya aittir.)

Büyük şair Ahmed Arif‘in, 1943 yılında Van’ın Özalp ilçesinde yaşanan trajik bir katliamı anlattığı ünlü “Otuz Üç Kurşun” şiirine gidelim… Bestecisi, müzisyen ve orkestra şefi Oğuz Abadan.

Bu şarkıyı, Madımak’ta katledilen canımız Hasret Gültekin de harikulâde yorumlamıştır ama gelin biz bunu Cem Karaca’dan dinleyip, asla bitmeyecek “hasretimizi” bir sonraki adıma erteleyelim:


Ahmet Çuhacı’nın dizelerine, Şehabettin Genç’in harikulâde dokunuşu var sırada: “Sevgi Kuşun Kanadında”. Canımızın içi Hasret Gültekin’in yorumuyla:

Metin Altıok’un muazzam “Öndeyiş” şiirinden Onno Tunç’un bestelediği şarkıya, Sezen Aksu özel sayısında onun yorumuyla yer vermiştim. Gezi Direnişi esnasında parkı ele geçirdiğimiz ve hayatımızın en güzel günlerini yaşadığımız günlerin birinde, bir gece tertemiz gözyüzüne doğru uzanan ağaçların arasından yıldızlara bakarken Ceylan Ertem’in yorumunu müzik çalara sabitleyip, sesi sonuna kadar açıp, saatlerce dinlediğimi anımsıyorum. Bir de Ezgi Barkın yorumuna denk geldim son günlerde ve çok da sevdim ama ben, zaaflarına sadakatle bağlı bir müdavim olarak bugün yine bile isteye tekrara düşmeyi tercih edeceğim.

Ataol Behramoğlu’nun son demlerindeki haliyle ilgili Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin “Askıda Sonbahar” başlıklı dördüncü sayısında yeterince konuştuğumu düşünüyorum, bu yüzden onu bugün sadece şair olarak ağırlıyorum… Metin Altıok anısına yazılmış bir şiirdir ve Livaneli tarafından bestelenmiştir.

Harun Tekin yorumuyla dinleyelim:


Metin Altıok
, öğretmenlik yaptığı Bingöl’de tanık olduğu ve kendisini çok derinden etkileyen trajik bir olay (öldürülüp sokakta teşhir edilen bir kadın cenazesi) üzerine bu şiiri kaleme almıştır. Kardeş Türküler de bu acının yaşandığı coğrafyanın sesine sadık kalarak şiirin bir bölümünü Zazacaya uyarlamış ve hüzünlü, ağıt formuna yakın bir besteyle dinleyiciye ulaştırmıştır. Bir Vedat Yıldırım bestesidir efendim, buyursunlar:

Metin Altıok’tan devam edelim çünkü o Metin Altıok… Benim, en kıymetlilerimden: Dumanı lekesiz biri.

Çiğdem Erken bestesi… Ama bilmiyorum bu mudur en iyisi?


O günden sağ kurtulup da buna “yanan” bir birkaç insandan biri de, Türk edebiyatının en güçlü seslerinden biri olan Aziz Nesin’di kuşkusuz. Onun bu şiirini, Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin hemen her sayısında, tıpkı hafızamızda olduğu gibi parlayan ve avuçlarımız patlayıncaya dek alkışladığımız, bu memleket müziğinin büyük okulu Grup Yorum bestelemiştir.

Ne de iyi etmişlerdir…

Her dinlediğimde tüylerim diken diken olur:


İşte şimdi Çiğdem Erken’e kocaman bir alkış gönderelim bence! Muazzam bir beste, muazzam bir ses!

“Yeniden açan nar çiçeği,” diyor Behçet Aysan… Bir başka şiirinde de, “Kırgınım,” demişti, “saçılmış bir nar gibiyim…”


Vedaya yaklaşırken, memleketin doğuştan şairlerine, ozanlara gelelim… Sözü, önce Nesimi Çimen’e bırakalım: 


Sonra Muhlis Akarsu’ya kulak verelim dolu dolu…

Her şeye rağmen, kimse buradan boynu bükük gitmesin diye bir hatırlatma yaparak bitireyim:

Biz kimiz, neyiz, neredeyiz? Biliyorsunuz değil mi?

Biz… En karanlık dehlizlerden, en kanlı çukurlardan bile inatla atan nabız ile çıkanlarız. “Vurun ulan vurun, kolay ölmeyiz” diyenlerdeniz. 

Ama aynı zamanda şunu da söyleriz:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”

Öyleyse bir Ferhat Tunç bestesi, Grup Yorum’un şahane orkestrası ve Suavi’nin eşsiz yorumuyla Nâzım’ı dinleyelim:

“Bu hasret bizim…”

Ama böyle bitirmeyeceğim, hayır!

Umutlu yanımız gibi dirençli yanmızı da hiç unutmasınlar diye… Kim olduğumuzu biz nasıl hatırlıyorsak onlar da hatırlasınlar diye…

Önce hikâyesini anlatayım sizlere: Zülfü Livaneli, Ankara’da Milli Kütüphane arşivlerinde eski dergileri ve derlemeleri incelerken Çukurova yöresine ait, eşkıya İnce Memed üzerine yakılmış eski bir halk türküsü (veya ağıt) bulur. Bu keşif üzerine heyecanlanır ve “Bunu mutlaka Yaşar Kemal’e dinletmeliyim, onun romanıyla aynı adı taşıyan bir türkü var” diyerek usta yazarın izini sürer. İstanbul’da Yaşar Kemal’in bir akrabasının kitabevini bularak onunla iletişime geçer.

Bu tanışma, onların ömür boyu sürecek derin dostluğunun ilk adımı olur. Livaneli bulduğu o eski türküyü Yaşar Kemal’e dinletir. Yaşar Kemal bu jestten çok etkilenir ve ardından kendisi bir “İnce Memed” şiiri kaleme alır. İşte Zülfü Livaneli’nin bestelediği ve hepimizin diline pelesenk olan o meşhur şarkı, Yaşar Kemal’in doğrudan bu dostluğun üzerine yazdığı şiirdir.

Şiir, roman metninde geçmese de Yaşar Kemal’in yıllar sonra (2010 yılında) yayımlanan ilk ve tek şiir kitabı “Bugünlerde Bahar İndi” isimli eserde yer almıştır.

Bir sonraki sayıda Livaneli’ye gerçek bir saygı duruşunda bulunacağız her anlamda ama onun bu bestesini, Grup Yorum ve Hilmi Yarayıcı yorumuyla daha çok seviyorum ben. Öyle dinleyelim…

Ama her şeyden önce, DİRENELİM!

Madımak’ta ve memleketin her köşesinde alçakça katledilmiş tüm canlarımızın anısına sonsuz saygıyla…

Haydi o zaman: “Tut elimden İnce Memed, gidelim…”


EMRE DURSUN

Mayıs – Haziran ’26.

Leave a Reply