“Zorlanan götün kozu büyük olur,” diyor babam. Yanındakiler gülüyorlar. Pislik içinde yüzen salonumuz yine şen şakrak bugün. Bizimki arkadaşlarıyla poker oynuyor. Televizyonda takip etmeye çalıştığım yarışma programının sesi iyice duyulmaz olunca kalkıp odama geliyorum. Her gün birbirinden kepaze adamları nereden bulup çıkarıyor diye düşünecekken durduruyorum kendimi: Bok boku nerede bulur ki?
Kendisine büyük umutlar bağlanmış, dudak uçuklatan yatırımlar yapılmış dahinin harabesi burası. Tutunamayışında saygı uyandıran hiçbir yan yok. Deneyip yenilenlerden ya da kazananlardan değil o, ateşin derecesini ölçmek için ortaya hep başkalarını atanlardan. Ağları havalandırmışlığı vardır ama asist yaptığını henüz gören olmadı. Bir gün içimde koca bir oyuk bırakacak çünkü onu seviyorum. Hayatım boyunca her şeyi o görsün diye yaptım. Beğensin, hayran olsun, saygı duysun, işte benim kızım da böyle böyle diye ona buna övünçle anlatsın diye değil, görsün diye. Ama yazık ki dışarının o muhteşem duyarlıları kendi evlerinde birer hayaletler sadece.
Kendimden, hayatımdan yola çıkarak büyük genellemeler yapacak değilim. Biraz önce söylediklerimden kuşkuya kapılmayın diye, böyle başlamak isterim kendimi tanıtmaya. İşletme okuyorum. Büyütülecek bir şey değil, günümüz kaybedenlerinin dünyaya küçük bir şakası. Hayata kaçak kat çıkmaya çalışan çocuklar ya da yanlış ezberlenmiş adresler kadar zararsızız. Son arzumuz sorulduğunda da, “Denemedi demeyin,” diyeceğiz gururla. Çünkü denemek, başarmanın, sponsora muhtaç bir adımı. E olmadı mı olmuyor. Ben de doğduğum günden beri, bire bir veriyorum üstelik. Bu yüzden hayatıma girenler ne uzadı ne kısaldılar. Bazan, nasıl bir ışık gördüklerini anlayamadığım, “Belki bu sefer tutar” yalanına ömrünü yatırmış adamların son ana kadar bir işaret bekleyip nihayetinde karaya oturmalarına neden olan köhne bir deniz feneri işlevi de gördüm. En fazla o kadar. Kalan son aydınlığımı kendi büyük patlamam için saklıyorum. Demek ki geriye bir tek nerede patlayacağımı belirlemek kalmış. İyi.
Annem hayattayken bu ev bir cennetti. Evet, biraz fazla gürültülü ve şikâyetçi bir cennet. Kusursuzluğun da sarsıntıya ihtiyacı vardır. Onun ardından ben de denedim evi çürütmeden, bir bütün halinde tutmayı ama olmadı. Koridorlarını babamın ya da arkadaşlarının donlarının, çoraplarının, ucuz şarap şişelerinin ve kusmuklarının çevrelediği bu günlere kolay gelmedik. Ama kayıtsız bir adam olması en çok bu durumlarda işe yarıyor. Hiçbir şeye elimi sürmüyorum artık. Şu odaya yedi uyuyanlar gibi kapansam gelip de “Neyin kafası bu?” diye sormaz. Fakat lüzumsuz dostları sağ olsunlar, hiç boşlamazlar beni. Bir tanesi daha biraz önce ben kalkınca geldi arkamdan. Aralık kapıdan, ağzının sularına da hakim olamadan gözetlerken dengesini yitirip eşiğe tosladı ve göz göze geldik kapı açılınca. Bozuntuya vermeden, “Sıkılıyorsun galiba,” dedi. “Senin kadar değil,” diye cevap verdim. Yüz bulmasın diye fazla muhatap olmuyor, bakmıyordum bile ona ama içeri girecek oldu. “Çık dışarıya, kapıyı da kapat!” diye tersledim. Kıçını sandalyeye yerleştiremeden kırıldı hevesi. Löp löp et beklediği kapıdan eli boş dönen bir köpeğin çaresizliğiyle defoldu. Bütün arkadaşlarının genç kız düşkünlüğü meşhur olan bir babam varken onlar bu evin en masum misafirleriydi belki. O yüzden umursamıyordum. Tıpkı babam gibi. Bundan yakınsam ortalığı ayağa kaldırır, mevsimlik olsa da ömür törpülemeyi başaran o tükenmez konuşmalarından birini yapardı yine.
“Annen de böyleydi,” demişti bir keresinde, küçücük bir sitemimden alınıp. “Ona göre benim çevrem hep orospu çocuklarından oluşuyordu.”
“Haksız sayılmazmış,” demiştim.
Kısa süreli hiddetinin içinden ikaz etmişti: “Haddini bil!”
“Baba, sen burnunun ucunu göremiyorsun.”
“Şu lafı da oldum olası anlamam, burnumun ucunu görüp ne yapayım?”
Tartışmak ölüm mü dersiniz? Değil. Tartışamamak var bir de. İdraksizliğin herhangi bir dili konuşabildiği henüz görülmedi.
Çocukların, tanrıyı ilk önce babalarının suretinde tasarladıklarını ortaya çıkarmış lüzumsuz biri. Boş vakti çoktu ya da babası erken ölmüştü herhalde. Babamdan bana râb olmaz, olsa vefakâr olmaz! Yine de her şeye rağmen o benden iyi durumdaydı galiba. Önce annemi, sonra beni zehirlemeye başlamış bütün bağımlılıklarının orta yerinde hepimizden daha sağlıklı kalmayı başardı. Çünkü futbolda çağın en geçerli ve başarılı taktiklerinden birini uyguluyordu aslında: Önde basmak. Hayatı hep kendi yarı alanına sıkıştırıyordu. Annem Kafka’ya öykündü, dünyayla olan savaşında hep dünyanın yanında oldu. Çabuk öldü bu yüzden. Kafka gibi.
Babamın mükellef kumar masasının konuklarından biri daha, yetmişinci kez geldiği kıç kadar evde kaybolmuştu sözde, kapımı tıklattı. “Gel,” dedim.
“Ha, pardon, lavbo nerdeydi acaba?” Daha soruyu sorarken, beklediği ilgiyi görmemiş bir Erol Büyükburç ifadesi kuşattı yüzünü.
Durakları şaşırmış bir yolcuymuş gibi teskin ettim onu: “Aa geçtiniz, bir önceki kapıydı.”
“Şimdi, bir sonraki oluyor yani?”
“Bravo!”
“Peki, yakşamlar.”
“İyi yolculuklar!”
Bir süredir, gittiğim her şehrin sahaflarına dalıp topladığım eski fotoğraflar var elimde. Bunları numaralandırıp, haklarında kısa kısa notlar alıyorum. Hayatta zaman geçirmek için yapmadığım şey yok. Fotoğrafların tümü, insanların tek başına çektirdiklerinden oluşuyor, özellikle böyle istedim. Ayrıca, öyle bebek gibi, çok güzel ve kusursuz yüz hatlarına sahip kadınlar ya da erkekler de değiller bunlar. Karakteristik suretleri olanları bulup çıkarmaya çalışıyorum, bazılarının yüzlerinde derin mi derin izler, yaralar var ama şehri arkalarına alırken oranın bir anıtıymış gibi durmuş, henüz içi geçmemiş gözlerle bakmışlar objektife. Şehir demişken, bu dikkat çekici yüzler dışında bir de şehir ayrıntılarını önemsiyorum fotoğraflarda. Tabii her kenti eski karelerden tanıyabilmek zor ve zaten peşine düştüğüm hikâyeler de hepsini kapsamıyor. İstanbul, elbette olacak içinde ve bununla birlikte Ankara, Kars, Mardin, Diyarbakır da. Belki bir gün sadece kendim için, her birine adanmış metinler yazıp bir Yüzler Kitabı oluşturacağım. Yani anlayacağınız, öz sırrına bile erememiş kısıtlı insanın başka hayatlara hikâye biçmesindeki zavallılığın peşindeyim. Zavallı olmaktan ve zavallı kalmaktan hiç vazgeçmedim.
Bu akşamın evimize özgü saçma gürültüsünde, uzun zaman sonra ilk defa bu kadar canımı sıkan pislikle göz göze ve istisnasız her Şubat’ta gelip meftunum olmuş bir bela gibi yakama yapışan biricik buhranımın içinde hem odaklanamıyorum hem de istemiyorum yüzlerle uğraşmayı. Ayrıca her şehirde ayrı ayrı, üstelik çoğul yorgunluklar kuşandıktan sonra dönüp sadakatle sığındığım İstanbul da birkaç gündür ne aramalarıma ne de sorularıma bir cevap veriyor. Anlayacağın, kenti kentime konuşuyorum Calvino!
Odamın ışığını söndürdüğüm an, telefonun sesi geliyor salondan. Babam, sonsuza kadar çalsa açmaz, biliyorum, yabancı bir evin özeline müdahaleyi kısmen ayıp bulan nezaket sahibi sapıklarımızı da germemek için gidip açıyorum çaresiz.
“Baban evde mi?” Halama ait bu selâmsız ses.
“Evde,” diyorum, “ama kendinde değil.”
“Bir yaşıma daha girdim!” diye alay ediyor halam. “Müjdeyi ver de keyfi yerine gelsin, ayılır o zaman belki.”
“Ne oldu?”
“Babası öldü!”
Çattt, diye kapanıyor telefon. Eğer bir kerecik ‘Nasılsın?’ diye sormayı akıl edebilseydi hayatta en çok halamı sevebilirdim. Kendimi bu işe tüm kalbimle adayabilirdim. Bir kere her şeyden önce espritüel bir insandı. Yani, öz babasının ölüm haberini bile nefret dolu bir sesle verebilmek dahiyane bir yetenek gerektirir. Darısı başıma!
Telefonu kapatıyorum. Bana baktığını sanırken bakışları yetim bir boşlukta sallanan babam, durup dururken kucağa gelmek isteyen bir kediye benziyor bu haliyle.
“Dedem ölmüş,” diyorum.
Gözlerinin yuvalarındaki konumu ve yüzündeki şapşal ifade hiç değişmeden başını arkadaşlarına çeviriyor. Adamlar o an kendilerine çeki düzen vermeyi çok istiyorlar. Önemli olan niyettir!
“Vay be,” diyor babam, “babamız da ölmüş gördün mü?”
Kadim dostları kıpırdanıyorlar ortalama bir terbiyeyle. “Çok başın sağ olsun Remzi abi,” diyor içlerinden biri, tamamını temsilen. Çok başın sağolsun!? Çok başın cezasını babam çekermiş, diye geçiriyorum içimden. Onunsa gözleri doluyor arkadaşlarının gitmeye hazırlandıklarını görünce.
“Biz yavaş yavaş kaçalım abi.”
Bizimki ağzında sigara, iki eliyle silah hareketi yapıp doğrultuyor adamlara: “Durun lan olduğunuz yerde,” diyor, “nereye kaçıyorsunuz? Siz mi öldürdünüz babamı?” Sonra da başlıyor hüngür hüngür ağlamaya. Çok afedersin ama, senin ben adres kâğıdına sıçayım Azrail!
Adamların ardından odama çekilirken, “Fazla oyalanma,” diyorum, “sabah yola çıkmamız lazım.”
*
En ağır uyuşturucu alışkanlıktır. Bu evden gitmek için defalarca telkin ettim kendimi ama bunun için doğru dürüst bir çaba gösterdiğimi anımsamıyorum. Bir arkadaşımda kalacağım zamanlarda bile içime kocaman bir azap gibi yerleşti babamın varlığı. Bu yüzden insanlardan uzaklaştım, bütün ilgi alanlarımdan sıralı ve istikrarlı bir şekilde nefret ettim, kendi içime kapandım. Özellikle insanlardan uzaklaşmak konusuna değinmem gerekirse, bunun büyük bir kayıp olduğunu falan düşünmüyorum ama en azından nitelikli bir yalnızlığı hak ettiğime inanıyorum.
Örneğin güzel bir gün, benim hayalimde hep karlı bir kış günü olarak canlanır ve yine bu hayattaki en büyük lüks de, kendi evinde “Bir kadeh bir şey içeyim,” diyebilmekmiş gibi gelir. Yani dolabı birayla zulalayıp, köpeköldürenleri yan yana dizerek bir oturuşta tüketmekten bahsetmiyorum, belki burjuva şımarıklığıyla dolu ve çok masum bir beklenti, sözünü ettiğim. Mahvımıza neden olan o korkunç kitapların bütün klişeleri tek tek içime kaçmış sanki. Sonunu getiremeden uyuyakalacağını bildiğin halde çayını demleyip, dışarıda yağan karın nazlı dökülüşüne arada bir göz atarak kitabını okuyup, üzerinde bir battaniye, battaniyenin üzerinde de sevimli bir kediyle salondaki kanepede uzanmak. Bu kadardı benim için mutluluk. Hiçbir zaman daha fazlasını istemedim. Böyle bir günde canımı almaya gelseler itiraz etmezdim. Gözümün açık kalmayacağını adım gibi biliyorum çünkü. Ama şu var: Yataktan yeni kalkmış ve kıçını kaşıyarak uzandığım salonun kapısı önünden geçen babamı bütün huzursuzluğuyla da olsa o evde göremeyeceğimi düşünmek, bunları hayal ederken bile kahretmeye yetiyor beni. Sözün kısası, yaradılışımın bana kurduğu en büyük tuzak, bu adamın kızı olmak.
Benim, ondan uzak bir düşe düştüğümde bile pişmanlıkla çevrelenen hayatımın en karşılıksız aşkıydı yani babam. Onunla ilişkim de, büyüyünce geçer diye zararlarını savsakladığım tüm bu aşklarla hastalıkların gittikçe kronikleştiği belalı salgını oldu ömrümün. İçimi cayır cayır yakan ateşin ilk kıvılcımı oydu ama yangında ilk kurtarılacak olan da. Yaşamımın ona nasıl göründüğüne cevap aramaktan, küçücük işaretlerin peşinde koşmaktan kendi hayatımın bile esiri oldum sonunda. İçim, kapıdan almıyor artık beni. Neyse ki iç, eskisi kadar rağbet gören bir yer değil artık da, bununla avunabiliyorum. İnsan kendi kalbinden başka her yerde konaklıyor.
Onda ise pişmanlığın kırıntısı bile yok. Ne kendine, ne bana, ne anneme ne de başkalarına yaptığı haksızlıklardan üzüntü duydu bugüne kadar. Hiçbir son dakika haberini yadırgamayan bir insandan hayatıyla ilgili pişmanlıklar beklemek de anlamsız olur zaten. Batı’nın ahlâksızlığını almış gibiydi babam, Doğu’nun yalnızlığınıysa bize bıraktı. Zaman zaman kendi özgürlüğünü bile bir bıçak gibi savurdu üzerimize. Kesikler içinde kaldık ama esaretimiz olduğundan fazla artmadı. Ne kadar özgür insan görürsen o kadar çok esir olmuyorsun çünkü. Tutsaklıkta kıdem olmaz.
Orta yaşa demirleyene dek bu ilişkinin yarattığı bütün travmalarımın arkasında dimdik ve sadece bu bahaneyle durmayı sürdüreceğim. Ya sonra? Akademik kariyerini başarıyla tamamlamış, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, kirli bir dengesizliğin çilesini hayatlarındaki herkese çektiren kokanalar gibi yine de tüm enkazlarıma babamın yarattığı tahribatları mı sunacağım gerekçe diye? Kendimi böyle mi aklayacağım? Neden olmasın! Çaresizlik denilen şeyin bütün savaşları ve gerekçeleri hem makûl hem de meşrudur. Çaresizlik katliam yapsa, helal-i hoştur.
Yalnızca donduğu zamanlarda varlığını hatırladığım kanım gidip bir milletin içine karışmayı dilemediğinden, bazı haberler, bazı olaylar beni hâlâ ürkütebiliyor ama genel olarak şaşırmadığım tek bir şey var: Kötülük! Herkes neden tecavüze uğramış gibi hissediyor, neden abartıyor bu kadar bilmiyorum ama benim kötülüğü yakıştıramadığım bir tek kişi bile çıkmadı karşıma bugüne kadar. Modası hiç geçmeyen ve her giyenin üzerine cuk oturan bir kıyafet gibiydi insanoğlunun kötülüğü. Hem kaliteli hem de fiyatı uygun olduğu için her dönemde gözde kalabilmeyi başarmış bir kıyafet. Büyük bunalımı da onun sayesinde yardım zaten. O vitrine iyice baktım ve çektim elimi eteğimi. Bir gün size de lazım olabilir bu. Gerçeklerden kaçıp da yakalanmayan yoktur.
*
Dedemin Çatalca’daki evine gitmek üzere yola çıkarken “Ben kullanırım,” diyorum babama, emektar Murat 131’i gösterip. Canına minnet, duyar duymaz sürücü koltuğunun yanına yerleşip sigarasını yakıyor bile. Bir şekilde akıl edip, iyi paralar kazandığı hayatının o kısacık döneminde aldığı Tarlabaşı’ndaki evimizin sokağından çıkıyoruz ama tanıdık bir koku burnumun ucunda dolanıp duruyor hâlâ. Arabamız pislik konusunda evimizi aratmıyor, evet, fakat benim aşinalığım buna değil, babamın Maltepe’sine. Bir ara bu sigarayı içenlerin derin devlet elemanı olduklarını düşünürdüm. Çünkü bu insanların girdiği hiçbir yerde huzur, hiçbir yerde yaşam belirtisi kalmaz. Başka sigaraların tiryakileri gibi de içmezler üstelik. Filtreyi dudaklarına yerleştirip uzun uzun çeker, dumanı içlerine göndermeden neredeyse yarısını şöyle bir salarlar boşluğa; siz o sırada boğulurken ciğerlerden sekip geri gelen ikinci duman da bunun cilası olur ve daha ilk anda yaşam savaşınız başlar. Tahammülü zor, bunu denemelerim neticesinde artık anlayabiliyorum ama bu ısrar neden? Ağzının alacağı kadar yesene evlâdım, diye özellikle uyarılmaya ihtiyacı var Maltepe içenlerin, ben bunu bilir bunu söylerim.
Dedem, babama oranla insanlarla iletişim kurmayı daha iyi becerebilen biriydi. Aslında sizin hayatınıza değmeyen ve bu yüzden bir yerinde mutlaka sıkılacağınız şeyler anlatırdı durmadan ama sıkıldığınız ana kadar kesinlikle eğlenirdiniz. Ailesine anca yeten bir mandırası vardı köyünde. Yıllarca başka yerlerde çalışıp didinip küçük bir kopyasını da kendi toprağına yapmayı başarmıştı. “Nasılsın” sorusuna da hayatı boyunca yumurta ve sütün durumuna göre yanıt verdi. Onun hâline ermeye çalışırken işlerin durumunu da öğrenirdiniz bu yüzden. Tavuklar yumurtluyor ve inekler bol süt veriyorsa iyiydi, yumurta ve süt yoksa “eh işte”. Kötü olmadığından değil ama “kötüyüm” demediğinde anlardınız ki, “eh işte” ile o hiç duyamadığınız “kötü” arasında elden ayaktan kesilmemiş, daha beter günlere düşülmemiş, aç ve açıkta kalınmamış olmanın şükür payı vardı. Yani süte ve yumurtaya, daha açık bir tabirle keseye endeksliymiş gibi görünen dil oradaki gündeliğin diliydi aslında, menfaatin değil. Geçinmelerini sağlayan hayvanlarını aile fertlerinden ayrı tutmayan insanların, onların zayıflığı, onların hastalığı ya da solgunluğuyla kederlenmesinin dili. Ve yine onlardan güç almasının.
Yola çıktığımızdan beri konuşmuyoruz babamla ve ben bunun Çatalca’ya varana dek sürmesini diliyorum. Bu arada aklıma dedemin anlattığı bir hikâye düşüveriyor. Ne zaman, ne olup da anlattığını hatırlayamıyorum ama geri kalan her şey çok net.
Bütün insanlardan, dertlerini bir çuvalın içine doldurup meydana bırakmalarını istemişler. Masal bu ya, herkes derdini, tasasını çıkarıp koymuş bu çuvalların içine, ağızlarını da bağlayıp bırakmışlar istenen yere. Çuvalların yani dertlerin hepsi toplanmış, üst üste yığılmış ve dert sahipleri de bunların başında toplanmışlar. E herkesin derdi birbirine karışmış tabii, çuvallardan koca koca dağlar oluşmuş. Sonra da demişler ki, “Hadi bakalım, herkes bir çuval alıp çekilsin”. İnsanlar çaresizlik ve dehşet içinde kalakalmışlar. İçlerinde derdi az olanı da varmış, çok olanı da; derdinin devası olanı da, olmayanı da. Ama kim çuvallara doğru hamle yaptıysa evvela kendi derdinin peşine düşmüş yine. Evet, sonunda devası daha çabuk bulunacak dertler de varmış ama, insan kendi derdine ve o dert ile bu dünyada cebelleşmeye bir şekilde alışırmış.
Şimdi, defnetmeye gittiğimiz adamdan dinlediğim bu hikâyeyi anımsarken bir yandan da onun tek oğluyla yani babamla yan yana durdukları görüntüler de geçiyor gözlerimin önünden. Şunu fark ediyorum: Dedem, tam da anlattığı hikâyenin dertleri gibi taşıyordu babamı. Üç kız kardeşinin, zaman zaman annesinin işe yaramaz olduğuna dair didiklemelerinden ömrü billah başını alamasa da dedemin yanında bütün olağanlığıyla durabiliyordu. Birbirlerine hâl hatır sormak dışında doğru dürüst konuşmazlardı bile oysa. Babam bazan ‘nasıl gittiğini’ sorardı sadece, dedem “İyice oğul,” der, aynı soruyu kendisi sormaya da yanaşmazdı hiç. Onun her şeyi bok edişinde aslında kendisinin müdahale ve kontrol edemediği kara bir kader görüyor ve hiçbir zaman tam anlamıyla sorumlu tutmuyordu sanki başına gelenlerden. Herkesin hayatında atsan atılmaz, satsan satılmaz bir fazlalık gibi idare eden babam kendi babasının yanında oğulluğun affını tadıyordu. Bir kere bile kavga ettiklerine şahit olmadım, dedem bir kere bile sesini yükseltmedi babama. Aralarındaki mesafe, konuşurken kullandıkları o sakin dil, çoğu zaman başkalarının canını yaksa da babamın tercihlerinin hiçbir zaman sorgulanmadığı o saatler süren karşılıklı suskunlukları; dedemin, kaybetse bile gidip yeniden bularak başına saracağı, her şeyden çok alıştığı derdi olan babamı sarmalayışındaki büyülü akrabalık; bu muhabbete şahit olan herkese tuhaf, yanlış gelse de içten içe kıskandırıyordu sanki insanları. Sadece ikisinin taşıdığı, başka kimsenin bilmediği ve hiç zaman da bilmeyeceği bir sır varmış gibi gelirdi çoğu kez. Çünkü kimse bu ilişkinin bu kadar derinlikli bir sükût içinde yürümesini anlamlandıramaz, herkes illâ bir kasırga çıkmasını umardı. Dedemin babamı başından atmasını hepimiz korkunç bir idam sahnesini yakından görmek isteyen ölüseviciler gibi bekleyip durduk bu yüzden. Söylememe gerek var mı bilmem, böyle bir şey asla olmadı.
Yavaşça sulu kara çeviren yağmur altında yol alırken düşündüğüm bu yaşanmışlıklar tüylerimi daha da ürperten bir şeyi daha kakıyordu kafama: Babamla biz de böyleydik. Onun dedemle ilişkisinde yeri olmayan tartışmalara, kasırgalara yer açtık ara sıra; birbirimizi, şu hayatta hiç kimseye reva görmeyeceğimiz kadar ağır dillerle suçlayıp yargıladık ama göz önünden kaybolduğumuzda, muhtemelen ilk biz bulup çıkarırdık yine birbirimizi düştüğümüz kuyulardan. Ben o dert dağının eteklerine sürüklensem tonlarca çuval içinden babamı bulup çıkarır, ona nefes aldırır, onunla nefes alırdım. Nasıl bir yaraysa artık, asıl iyileştiği zaman sızlıyordu içimde bu adam.
Aklımdan geçenlerle ona yöneldi bakışlarım istemeden. O da döndü bana. “Üşümezsen, pencereyi açayım biraz,” dedi. “Olur,” dedim, “aç.” Kıytırık teybimizin düğmesine bastım bu arada, cızırtılı bir kanaldan Tanju Okan’ın “İçkim Sigaram” şarkısı duyuldu. Gülmeye başladım. Özellikle lüzumsuz şeylerde bir adım önde gitmiyorsa huzursuz olurdu mutlaka, onun gülüşü bu yüzden kahkahaya dönüştü hemen. Şarkı bitince sesini biraz kıstı müziğin.
“Benim battığım gün,” dedi, “dedenler İstanbul’daydı. O güne kadar da annenden benim anneme, halanlardan arkadaşlarıma kadar herkes nalları dikeceğimi söylerdi sürekli. Ama bunlardan bazıları kazara tuttururum diye de korkarlardı biliyor musun. Yani anneni falan demiyorum ama geri kalanlarda hep benim istediğime ulaşacağım korkusu vardı. Felaket tellalı gibi kötüyü haber etmekten geri durmaz, bir taraftan da içleri içlerini yiyerek tepemde beklerlerdi öyle. Sonunda söyledikleri ya da istedikleri de oldu zaten: Kendi donumuzu kafamıza geçirmeyi başardık!”
Tepkisizdim dinlerken, biraz da üşümeye başlamıştım aslında. Yine Maltepe’ye davrandı babam, “Hay, lanet olsun,” dedim içimden. Baktım katlanılacak gibi değil, çivi çiviyi söker ümidiyle çantamdan kendi paketimi çıkardım.
Babam sigarasını yakıp devam etti: “Akşam eve geldim, bizimkiler bir iki güne dönecekler, o yüzden evde sofra kurulmuş. Deden çok içmezdi normalde biliyorsun ya, gidip rakı bile almış o gece, balık falan yapmışlar. Neyse ben girdim içeri, biraz oturdum sıkıntıyla, kimseye de bir şey söylemiyorum. Tam Baltazar Cümbüşü yani. Bilir misin sen onu?”
“Hayır,” dedim, “bilmiyorum. Neymiş?”
“Sonunun geldiğini bir tek kendisi fark edemeyen büyük kralın eğlencesi bu. Felâketin yaklaştığını bilmeden vur patlasın, çal oynasın derdinde haspam. Kazığa oturduğu kendine henüz tebliğ edilmemiş alık hükümdar.”
Kendi kendine güldü. Hemen her konuşmasında olduğu gibi dağılıyordu yine, anlamıştım. Başladığı yeri unutur, sonunu nasıl getireceğini de bilemezdi böyle olunca. Ama ifadesi ve tavırları bu kez bunun öyle bir şey olmadığını söylüyordu: Sürekli yutkunuyordu. Aklıma annemle bir kavgaları geldi bu haliyle karşılaşınca. Lisenin ilk sınıfında falandım. Tam da bu “battım” dediği günler işte. O zamanlar hiç şaşırtıcı olmayan tartışmalarından birine soyunmuşlardı yine, sesleri sokağa kadar geliyordu. Neyse, girdim ben eve, anormal bir şey yokmuş gibi önce odama gidip çantamı fırlattım, üstümü değiştirdim ve kavga sürmekteyken salona gelip kanepeye yayıldığım gibi de televizyonu açtım. Varlığımı fark etmeden birbirlerine bir süre daha bağırmayı sürdürdüler. Sonra babam söyleyecek bir şey bulamamış ya da ne diyeceğini unutmuş gibi durdu ve aynen şimdiki gibi üst üste yutkunmaya başladı. Annem fırsattan istifade tüm biriktirdiklerini kusuyordu bu arada. Her sözünün sonunu da, “Cevap veremezsin tabii”, “Hadi bir şey söylesene”, “Sen de biliyorsun haksız olduğunu”, “Söyleyecek, yapacak hiçbir şeyin kalmadı di mi?” gibi söz öbekleriyle bağlıyordu. Babam sonunda bir fırsat bulup derin bir nefes aldı, “Önce bir bardak su versene kızım,” diye bağırdı anneme. Annemin elinde bir mutfak havlusu, benim elimde kumanda, öylece kalakaldık. Sinir harbinin ortasında kahkahalarla gülmeye başlamıştık üçümüz de. “Hay Allah’ım sen bilirsin,” diye suyunu verip, mutfağa geri döndü annem sonra. Kavga etmemek, takışmamak, her şeyin her zaman rayında gitmesi, her zaman hemfikir olmak bir iletişim değildir. Aksine, öyle yabancılaşmışlardı ki birbirlerine, kavga bile edemiyorlar artık diye düşünmüştüm. Öyleydi de.
“Yemeğe oturduk sonra,” diye, dalgın ama kendine özgü bir canlılıkla devam etti anlatmaya babam, “bir iki kadeh içtik; babaannen dahil ailedeki herkes sigara içtiği için oda dumanaltı olunca babam, ‘Ben bir nefes alayım,’ deyip dışarı çıktı. Ben de arkasından gittim birkaç dakika sonra. Top oynayan çocukları, onlara bağıran yaşlı adamı seyrettik. Öyle ayaküstü konuşmadan anlaşmış mıydık, yoksa o daha görür görmez fark etmiş miydi bilmiyorum, birden ‘Ne oldu oğlum?’ diye sordu bana. Benimle her zaman o kadar sakin konuşurdu ki en büyük suça bulaşsam, bu ses tonunu duyduğumda hiç tereddüt etmeden dökülürdüm kesin. ‘Birkaç tanıdığın aklına uyup girdiğimiz iş başıma yıkıldı baba’ dedim, ‘yakında hacze falan da gelirler. Komple batırdım işi yani.’”
Sustu. Gıcırtılar eşliğinde pencereyi kapatıp başını yasladı koltuğa iyice.
Önce birbirinden berbat şiirler yazıp kendi parasıyla yayımlamış, sonra da küçük bir reklam ajansı açmıştı babam. Ondan öncesi de hep kesik kesik, birbirinden tümüyle farklı işlerden oluşuyordu. Ama tuhaftır, bütün bu antipati yaratan özellikleriyle beraber topluluk içinde hep parmakla gösterilen bir adam oldu. Yakışıklıydı, yetenekliydi, ağzı iyi laf yapardı, ukalaydı ve kafası herkesten daha sıkı çalışırdı. Galiba tek sorunu ne istediğini bilmemesiydi. Şiirler yazmıştı, evet, ismi duyulmamış şairlere önderlik edebilecek kadar yani hepsinin yazdıklarından daha kötü şiirler, ama şair olmak istediğinden falan değil. Öylesine. Her şeyi öylesine yapmıştı zaten. Buna ne istediğini bilmemek dememeliyim belki de. Bir şey istemiyordu ki! Ya da her şeyi aynı anda yapmak istiyor ve hiçbir şey yapamıyordu. Kendisini hiçbir yere sığdıramayan büyük günahı da kendisinden başka kimseyi sığdıramadığı hayatıydı galiba. O büyük bencilliği.
“‘Olur evlat’ dedi babam. Düşünebiliyor musun? Sadece o kadar. ‘Olur’ dedi, ‘hayatta her şey olur. Gider bulursun yine sigortalı bir iş, elden ayaktan kesilme de, nasılsa yoluna girer’ dedi. ‘Yine yaparsın, yine kurarsın bir gün kendi yerini de istersen’ dedi. ‘Ben sadece senin omzuna dokunmak istedim burada’ dedi kapı önünde. Sonra da omzuma dokundu. Hani bazan görürsün bir yerde kocaman bir tabela. Çorapçı, yazar üzerinde. Sahiden çorapçıdır orası. Ya da Peynirci, Zıkkımcı. İçeri girer ve zıkkımın kökünü bulursun orada. Sözde havası olan osuruktan bir isimle cilalayıp ambalajlamadan. Odur yani. O kadar basit. ‘Omzuna dokunmak istedim’ dedi ve omzuma dokundu adam. Herkesin, benim bu dünyada bulunmamın bir bela olduğuna inanmaya her zamankinden daha hazır olduğu bir günde, her şeyi o kadar normal karşılayan, omzuma dokunan, ‘oğul’ diyen o sesiyle beni orada hüngür hüngür ağlattı. Ve ben babamla konuştuktan sonra hayatın karşısına her çıktığımda kulaklarımı tıkadım söylenenlere. İnsanlara umursamazlık gibi görünen hâlimi böyle kuşandım. Babam bana bir tek şey öğretti bu hayatta: Kimsenin kimseyi sözle, gözle, bin bir ötelemeyle köşeye sıkıştırma, nefesini kesme, öldürme hakkının olmadığını. Adalet diyeceğim geliyor ama başka türlü bir adalet anlıyor musun? Hani o sokakta duyduğun, gazetede okuduğun, birilerinin hep istediği, birilerinin de verdiği ya da vermediği adalet değil. Bütün bunlar olurken kimsenin şikâyetçi olmayacağı kadar bol adalet de dönense kafanın üzerinde, aslında onların hiçbir zaman karşısına geçip de yüzüne bakmadıkları, adaletin en ham hâli yani. Bu kadar basit işte. ‘Omzuna dokunmak istedim’ deyip omzuna dokunmak kadar, gördüğünde olduğundan başka hiçbir şey uyandırmayan çünkü olduğu gibi olan o Çorapçı kadar basit. Hayat bu. Kendi kendine yaşayıp gitmen kadar olağan, o kadar basit.”
Sustu. Yine açtı pencereyi. Köye girmiştik bu sırada. Arabayı durduğumda ikimiz de inmeden bekledik içinde bir süre daha. Ölü evinden çıkan insanların bakışları arabamıza kaydı. Babamı gören bazı tanışlar yaklaşıp yaklaşmamakta tereddüt edip ikincisini seçtiler ve uzaklaştılar. En küçük halam kapının önüne çıkınca biz de indik arabadan. İndikten sonra da hep babamın yanında durdum. Çorapçı kadar basit bir duruştu bu. Dedemin ya da bugüne değin benim, onu o alışkın olduğumuz dertler gibi sahiplenişimize benzer bir duruş aynı zamanda. Bu duruş sayesinde insanların, özellikle de aile fertlerinin babama olan davranışları pek sırıtmamıştı. Sanki kendilerinin her şeyi çok sağlıklıymış gibi başkalarının karşısında küstahça dikilebilen bu insanlara inat, babamın yanında o gün, babamın kızı olarak, kuyruğu gibi dolanıp durdum.
Sonra, herkesin elinin altındaki bir yerden kolayca bulunup çıkarılmış gibi yeniden yüzlere gelip yerleşen o kınayan bakışlar; hem de öz babaları toprağa girerken bile mola vermeyen Allah’ın belası yargılayıcılıkları altında bir an bile gölgelenmeyen, bir utanç, mahcubiyet, olmamışlık çizgisi belirmeyen yüzüyle dedemi mezarına indiren babama baktım. Eski ve yeni görüntüler içinde, bugüne kadar gördüğüm bütün o yüzler arasında en güzeliydi babamınki. İşte bu kadar basit.
EMRE DURSUN, 2011 – Ankara