Şşş!|5 – Kapalı Zarf ya da…

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (beş)

Yasal Uyarı:
Alkol ve Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin
beşinci sayısı dostunuz değildir.

Ben üzerime düşeni yaptım ama yeterli gelmez belki diye dinamiti de ilk elden patlatayım ki, kaçan kaçsın, kalan kalsın. (Kaldı ki, bu en insaflı ve “temiz” yorumlardan biridir, sevildiğinizi bilin!)

Bu sayının bir başka başlığı olsa, ona “Melankoli” diyebilirdim. Bunu yaparken de gayet de sevimli görünürdüm. Daha dürüst olsaydım da, ilk şiirin arkasına saklanırdım. Çünkü bakar mısınız: 

“Dilerim tanrıdan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun
Anmasınlar adını, bensiz anan dudaklar

Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun.”

Tövbeler olsun! 

Şairimiz, Faruk Nafiz Çamlıbel. Besteyi Suat Sayın yapmış. Nilüfer başta olmak üzere birçok solist yorumladı bu şarkıyı. Hepsi de hakkını verdi bence ama ben en sevdiğim yorumu paylaşacağım sizlerle:

“Ayol “intizar” benim göbek adım be!”

Ahmet Abi, bütün müzikal yolculuğu boyunca arabeske hep yakın durmuştu. (“Özgün Müzik” tanımı zaten doğrudan Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya ve başka bazı sanatçılar için bulunmuştu. Belki de üstat Ruhi Su’nun, “katır tepmiş gibi saz çalıyorlar” diye azarladığı kimseler için. “Aynalar” belgeselinde pek güzel anlatır bunu Ahmet Kaya.) Ama müzikal yolculuğunun sonlarına doğru başka şairlerle tanışınca, sevgili Yusuf Hayaloğlu’ndan bile arabesk tonlara kavuştuğunu da söyleyelim. Aslında bu şairimiz daha politik tellere dokunmak istiyor ve bunu yapıyordu da ama söz konusu melankoli olunca o da geri durmuyordu. Hatta eli daha da yükseltiyordu. Madem öyle, karşınızda Yılmaz Odabaşı:

Ahmet Kaya’ya girince öyle kolay çıkılamıyor tabii, nasıl ve neden çıkılsın ki? Devam edelim madem: 

Sabahattin Ali’nin muazzam dizelerinden şarkıya dönüşmüş bir eseri daha dinleyelim Ahmet Abi’den:

Bu kez Ahmet Kaya yok ama Sabahattin Ali yine var. Ali Kocatepe’nin olağanüstü bestesiyle dinleyelim bu şarkıyı Nükhet Duru’dan: 

Nükhet Duru yine mikrofonda. İmza yine Sabahattin Ali’ye ait ve bu seriye “Melankoli” ismini vermemin sebeplerinden biri olarak da görülebilir bu şarkı elbette, hemen her şiir ve şarkının dönüp dolaşıp aynı yere varmasına ek olarak. Sabahattin Ali’nin dizelerine hepimiz kadar ama hepimizden çok düşmüş Ali Kocatepe’nin bestesi:

Haksızlık etmeyelim, burası, sanat üretimi konusunda yüzyıllardır hayli zengin ve yetkin bir coğrafya. Bence zirvesi her anlamda edebiyattır ve zaten hemen her sanatın başlangıcı da evvelâ hikâyeye dayandığından, görkemli bir anlatı geleneği her daim var olmuş ve göz almıştır. Farklı kültürlerin mitolojik çekiciliği bizi sıklıkla cezbetse de, dikkat ederseniz, bir etnik ya da dini köken anmadığım için ben yine buradan fazla uzaklaşmıyorum. Buradan yani bu coğrafyadan. Hikâyat ile hakikatin bunca iç içe girdiği yerde, Thales ve Aşil’i andığımızda hangisinin gerçek, hangisinin efsane olduğunu ayırt etmekte zorlanabiliriz belki ama ikisinin de varlığından şüphe etmeye pek de yatkın durmayız. Gözümüzde sanat gözlüğü varken Homeros’la Yunus Emre’yi, Anakreon’la Ömer Hayyam’ı, Seferis’le Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı, Kavafis’le Zabel Yesayan’ı veya Kazancakis’le Yaşar Kemal’i, Mehmed Uzun’u yan yana anmamak için bir sebep bulamayız. 

Bu listeye daha sayısız şair, yazar, ressam, müzisyen, hattat, aktör ya da aktris eklemek mümkün ama bu saydığım sıfatlardan birçoğunu hâlihazırda bünyesinde bulundurmuş bir isim var ki, “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nin bu sayısının bugüne sarkmasının da en büyük sebeplerinden biridir kendisi.

“Bu Hafta”nın, Haftalik.net’te yayınlanan 17. sayısında Asım Bezirci’yi anlatırken şöyle demiştim:

“Madımak’taki katliamda yazar, şair, müzisyen, gazeteci, oyuncu, karikatürist, akademisyen birçok kıymetli evlâdını kurban veren memleketin aynı gün ölen ve “doğum günü” bilinmeyen bir araştırmacısı var ki, onu ayrıca analım isteriz:  Asım Bezirci.

Türk edebiyatında en eksik kalan sayfalardan biri, biyografidir diyebiliriz. Elbette onu sadece bu yapıtlarıyla anmak büyük haksızlık olur ama bu girişiminden bahsetmemek daha da büyük bir haksızlık olur.

Asım Bezirci aslında bilimsel ve ideolojik temelli eleştirilerin öncülerinden olan büyük bir araştırmacıdır ama bunu yaparken, eleştirdiği isimleri enine boyuna sunmakla birlikte, onları insanî olarak da ele alıp kucaklar.

Ama asıl önemli olan şudur ki, Asım Bezirci her gün sıkıcı bir memuriyet hayatı sürer. Akademik bir kariyeri olmadığı halde, çocukluğundan itibaren kendisine yatırım yapmış bir entelektüel olarak öğrenmenlik dahi yapmıştır. Hangi işle uğraşırsa uğraşsın, akşam evine döndüğünde olağanüstü bir disiplinle yeniden çalışmaya başlar, sabahın erken saatlerine değin üretmeye devam ederdi. Bu devasa külliyat böylesine büyük bir emekten meydana gelmişti.”

Edebiyatımızdaki en eksik sayfalardan birinin “biyografi” olduğuna hayıflanırken, aklımdan geçen en önemli isimlerden biri de, İhsan Yüce idi. Yine haksızlık etmeyeyim, onun tam tekmil bir sanatçı olduğunu teslim eden insanlar da anlatılar da mevcut. Maddi açıdan bu coğrafyanın birçok sanatçısı gibi tam olarak doyamasa da yetenekleri mukabilinde hakkı teslim edilmiş insanlardan biridir, İhsan Yüce.

Ancak, hani bazı insanlar vardır ve haklarında sonsuza kadar konuşsak da yetmez ya, onlardan biridir de aynı zamanda. Senarist, yönetmen, aktör, şair ve daha bir dolu şey…

Geçtiğimiz 15 Mayıs, 35. ölüm yıldönümüydü İhsan Yüce’nin ve can verdiği birçok karakteri özlediğimiz, olağanüstü “Kibar Feyzo” senaryosundan dolayı avuçlarımız patlayıncaya dek alkışladığımız bu büyük sanat insanının şarkı olmuş bir şiirini de burada ağırlamak boynumun borcu benim. 

Ruhu şad, devri daim olsun…

Mazlum Çimen bestesiyle, İhsan Yüce’nin şiirinden yapılmış şarkıya gidelim: Ekmek, şarap, sen ve ben…

Bu coğrafyanın, birbirine karışmış mayalarla oluşmuş hamurundan bunca bahsetmişken, “tam yerine rast geldi” şimdi: Türkçede, Melih Kibar ve Çiğdem Talu’nun kusursuz birlikteliklerine denk bir şey Yunancada da, Manos Loïzos ve Manolis Rasoulis ortaklığında yaratılmıştı. Bu ortaklığın en muazzam örneklerinden biri ise, “Όλα σε θυμίζουν” (Ola Se Thimizoun) şarkısıydı. Yani, “Her Şey Seni Hatırlatıyor”…

Çiğdem Talu, Aysel Gürel, Sezen Aksu gibi isimlerin yazdığı şarkı sözlerini nasıl şiir denen şeyden, onları da şairden ayıramayacaksak, bu şarkının Türkçe versiyonunu “şiirli şarkılara” dahil etmeme sebep olan Murathan Mungan’ı da ayıramayız elbette…

“Murathan ‘95” kitabında bu süreci pek güzel anlatan Mungan, “Telli Telli” ve “Maskeli Balo” şarkıları gibi, “Olmasa Mektubun” sözlerini de eşsiz şairliğiyle kaleme almıştır. Bunun yanı sıra, aynı albümde yer alan ve Selim Atakan bestesi olan “Çember” ve “İstersen Hiç Başlamasın” gibi eserler de, yine Murathan Mungan’ın müzik üzerine yazdığı sözlerle ortaya çıkmıştır.

O halde, her iki dilde de dinleyelim bakalım: 

Belki biraz aynı tınılardan gideceğiz ama bir huzursuzluk vereceğini de sanmıyorum açıkçası.

Kavafis’in “Kent” (Şehir) şiirini bilirsiniz ve hemen her şiirsever için de ayrı fakat her halükârda özel bir yeri olduğundan eminim… Türkçede birçok çevirisi vardır bu şiirin. İlk akla gelen elbette kıymetlimiz Cevat Çapan’a aittir: Konstantinos Kavafis – Şehir (Çev: Cevat Çapan)

Ancak benim kişisel olarak en sevdiğim çevirinin altında iki imza vardır: Erdal Alova ve Barış Pirhasan: Konstantinos Kavafis – Kent (Çev: E. Alova & B. Pirhasan)

Damak tadı gibi bir şey işte… Söz konusu edebiyat olunca da damak tadına benzer bir şey giriyor devreye sanırım. Bazı şaire, yazara, onların diline aşermek gibi…

Barış Hirhasan’ın, Amerikalı şair E. E. Cummings’in “Somewhere I Have Never Travelled” adlı şiirinden esinlenerek yazdığı, bestesi ise Yeni Türkü’nün solisti Derya Köroğlu’na ait bir başka şiirli şarkıya uzanalım o zaman. Cummings’in şiirindeki “Nobody, not even the rain, has such small hands” dizesinin, Barış Pirhasan dokunuşuyla neye dönüştüğünü biliyorsunuz: “Hiç kimsenin, yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur…”

En azından bu sayıdaki son şarkı ve şiirle veda edelim Yeni Türkü’ye.

Şairimiz, Lale Müldür… Bestenin altında ise yine Derya Köroğlu imzası var:

Yeni Türkü’yü şimdilik uğurladık ama yollarımızın sonsuza kadar kesişmeye devam edeceği Murathan Mungan burada hâlâ…

Memleketin en güçlü, en özel seslerinden biri olan Müslüm Gürses’i, hayatının son yıllarında ülkedeki hemen herkesin ayakta alkışladığı bir fenomene dönüştüren eşsiz yorumlarından biri de “Nilüfer” şarkısı olmuştu kuşkusuz. Öyle ki, bu muazzam sesten klasik jazz ve blues eserlerini duyma hayaline kapılan hatırı sayılır bir topluluk bile oluştu. Bir “arabesk” yıldızı olması sebebiyle Müslüm Gürses’e mesafeli yaklaşan insanların bile onun ışığı etrafında toplanmasını sağlayan bu güzel şarkı sözlerinin altında yine Murathan Mungan imzası okunuyordu. Beste ise, Bulutsuzluk Özlemi ve Blue Blues Band gruplarında bas gitaristlik de yapmış Sunay Özgür’e aitti.

Böyle bir seriyi yaparken biliyordum ve siz de bilmelisiniz ki, herhangi bir sayıyı Nâzım Hikmet olmadan geçmek imkânsıza yakın bir şeydir. Türkçe’nin bence en büyük şairi olan Nâzım’ın, tutsak olduğu yıllarda yazdığı şiirlerden biri, Nadir Göktürk’ün olağanüstü bestesi ve yorumu sayesinde, sadece bir şiir olarak değil şarkı olarak da sonsuza dek kazınmıştı hafızamıza…

Hem Nâzım, hem de Ahmet Abi bizimle yine… Şiirlerden, şairlerden bir an bile “ayrı” dala konmadan geçirdiği ömründe, bu anlamda birçok güzel örnek vermiş Ahmet Kaya sadece yorumcu olarak değil, besteci olarak da karşımızda bu kez…

“Aramızda yüz yıllık zaman
Yol, yüz yıllık…”

Her iki sesi, sözü de özlememek ne mümkün…

Şimdi belki de en beklenmedik finallerden biri olacaktır ama bunu yaparken duyduğum keyif ve heyecanı da asla tahmin edemezsiniz. Yine de son söz olarak şunu diyeyim: Böyle yapıyorum, böyle kapatıyorum ki hiçbir açık kalmasın, bir daha da ufacık bir aralık bile var mıdır diye kimse zorlamasın.

Şair, Abdurrahim Karakoç… Beste ise, çok küçük yaşlarımda Kemal amcam sayesinde, kendisine ait olan Zeytinburnu’ndaki deri dükkânında arada bir çıraklık yaparken, herhangi bir makinenin başında amcamın bizzat o tok sesiyle söylediği türküler sayesinde tanıdığım Musa Eroğlu’na ait…

Sözler ayrı, beste ayrı, yorum ayrı efsane. Hatırası da her şeyden öte. Selam olsun o zaman, kendileri gitse bile ömrümüzde güzel bir “hatıra” olarak kalan, kalabilen herkese…

Bir sonraki şemsiye açıldığında görüşmek üzere!

EMRE DURSUN
Nisan-Mayıs ‘26 – Çanakkale

Leave a Reply