Düşmanla tanıştık ve o bizdik!
WALT KELLY
Gözümde o kadar ‘kara’ bir sahneyi canlandırmakta zorlansam da, Orhan Pamuk’a, “Kara Kitap”ın ikinci bölümünde, “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” başlığı altında yazdıklarını, sahiden de bir haberden, üstelik belki de küçücük bir haberden yola çıkarak yazdıran duygunun ne olduğunu aşağı yukarı tahmin edebiliyorum: “Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak.”1 Yeryüzünü kıskandıran, Elif Şafak’ın, “Zira insanın cilalayıp parlatabileceği, kenarlarındaki fazlalıkları atıp, sivriliklerini törpüleyip, sevgilisini sevindirmek için hediye paketiyle ona sunabileceği şehirlerden değildi o. (…) Bir ucube melike, kaprisli bir ece, her yeni gelenin tohumlarını içine çeken ama tarihi boyunca kimse tarafından döllenmemiş olan bir rahim, sahiplerinin penahı, hem kimse tarafından sahiplenilmeyen”2 diye tanımladığı şu güzelim şehrin, ya en zirvede, ya en dipte seyreden ve artık neredeyse kentin kendi kadertutmaz, tanrıtanımaz varlığını da bu dayatılan resme mağlup eden tarihinin, yarına denk düşecek bir yerlerinde, belki de bugüne kadar görülmüş en kötü çağın, en “kara” zamanın beklediğini bir an olsun düşünmek bile, insana en “karasını” yazdırır çünkü. Dışarıda gürül gürül bir bahar kıpırdanırken, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, gözünüze sadece şu lanet olasıca çarpık kentleşmenin sivri uçları batarken, günün birinde “çarpık” bir şekilde dahi “kentleşemeyecek” İstanbul siluetini hayalinizde görmek, bu şehre tam anlamıyla vurgun birini o anlık ve gerçekdışı görüntüde bile aklından edebilir.
Şehirler, küserler. İnsanlara küserler ya, bu dert değil, ne yapıp edip gönlünü alabilir insanlar içine düştükleri şehirlerin; ama şehirler gün gelir, kendilerine hükmedenlere, daha doğrusu hükmettiğini sananlara ve buna günden güne daha da fazla inanıp, iyice tepesine çıkanlara küserler. Kendi etinden koparılanın acısı ve öfkesiyle o andan sonra şehirler de başlar yazmaya, kendi “kara” listelerini. Şöyle yazarlar: Benim olanı benden alanlar, benim sahibim değil, enkazım bile olamazlar.
24 Nisan 1915’te, İstanbul’daki Ermeni aydınlarının alçakça katledilmesinin üzerinden geçen 94 yılda, boğazın suları da gitgide çekildi. Bu şehir, kendinden koparılan parçalarla eksilirken, bir daha hiç tamamlanamayacağını bilmedikleri için (bırakın anlamayı, bir şehri hissetmek bile o kolay değildir) böylesine kanatanlar da, kendilerine kurdukları tahtlarındaki sırıtışlarıyla, şu renkli silûetin içinde küçük bir çizikle dahi yer edinemedi. 6-7 Eylül’de biraz daha eksildi bu şehir; 64 mübadelesinde biraz daha, her katliamda, her cinayette biraz daha. Şehirler, kendilerine sahip olmaya meyletmeyen ve yalnız tenine değil, ruhuna da sevdalı ve vefalı olan insanlarını yitirdikçe eksilir ve bir daha tamamlanamazlar çünkü.
Şimdi, bitti mi katliamlarınız? Cinayetleriniz bitti mi? Tamamladınız mı kirli fotoğrafınızı? Şimdi rahat mısınız? O kadar rahat hissetmeyin ama. Çünkü emin olun, asıl kıyım, sizin cinayetlerinizden sonra, asıl çöküş, bundan sonra başlayacak. Bu şehir o zaman, kendini dünyanın o koca ve “kara” boşluğundan aşağıya atacak. Kendisini eksiltenlere bunca direnen güzelim İstanbul, kendi ölümünü, kendi imzalayacak. “Boğazın suları çekilecek” ve bir daha hiçbir şey, eskisi gibi olmayacak.
*
Köşe yazılarını ancak Türkçe’ye çevrildiği zaman okuyabildiğim Aleksandr Tovmasyan; bundan tam 4 yıl önce (24 Nisan ’05) ‘Golos’gazetesinde yayımlanan “Tabii ki Unutmayacağız” başlıklı makalesine şöyle başlıyordu: “Zaman zaman bu dünyanın güçlülerinin sözcüleri, Ermenileri geçmişe değil, geleceğe bakmaya çağırır. Tabii bu çağrı kendileri için geçerli değildir. Onlar, işlerine geldiği zaman geçmişe bakar; gelmediği zaman bakmaz. İstanbul’da Ermeni aydınlarının yok edildiği günden bu yana tam 90 yıl geçti. Türkler bir ulusun sözcülerini yok ederek başladı soykırıma ve Ermenilere ne olduğunu gayet iyi bilen Avrupa, başını çevirdi. Evet, aynen öyle, başını çevirdi.”3
Tovmasyan; Rusya, Fransa ve İngiltere’nin (şahsında, tüm Avrupa’nın), 24 Mayıs 1915 tarihinde (yani İstanbul’daki Ermeni aydınlarının katlinden 1 ay, “tehcir kanunu”nun kabul edilmesiyle, tüm Ermenilerin öldürülmeye başlandığı tarihten 10 gün sonra) yayımlayarak, “Türkler ve Kürtlerin insanlık ve medeniyete karşı işlediği suçlar” diye bahsettikleri ortak deklarasyonda soykırımı ‘tanıyıp’, “bu suçu gerçekleştirenlerin cezalandırılacaklarını” vaat eden konumlarından, gele gele, Ermeniler’e “Siz en iyisi bu olayı unutun” deme noktasına gelmelerinden dem vuruyordu. Sonra da bu körlüğe düşmüş (gerçi Tovmasyan gibi ben de bu körlüğün “bilinçli bir tercih” olduğuna inananlardanım) ve halen, soykırımda katledilmiş insanların bedenleri üzerinde “milli menfaatleri”nin temposunda tepinen herkese, şu basit soruyu yöneltiyordu: “Bizden neleri unutmamızı istediklerini biliyorlar mı?”
Sahi, biliyor musunuz?
Biliyor muyuz?
Açıkçası, hiç sanmıyorum.
Empati ve idrak kabiliyeti en gelişkin, vicdanı en ‘hür’ ve ‘pak’, bu konudaki tarihi bilgisi en fazla, insani damarı en kalın olanlarımızın bile; Ermeni halkının maruz kaldığı, onlardan, aslında biraz da ‘tesadüfen’ geri kalanların ise bence çok daha ağır bir acıyla boğuşmak zorunda bırakıldığı ve ‘bizim dedelerimizin’ (bunu söylemek ne acı!) müsebbibi olduğu bu soykırımı ve o soykırımın bu coğrafyaya değil yalnızca, yeryüzüne ve tüm insanlığa getirdiklerini, ama daha çok götürdüklerini, hatta adeta kanatarak söktüklerini zerre kadar anladığını ve herhangi bir şekilde anlayacağını sanmıyorum. Gelin, dürüst davranalım: Bu koca tufandan bir küçük toz zerresi dahi kaçmadı gözümüze. Gerçekten görebilmemiz için, gözümüzün ihtiyacı olan o küçücük, incecik sızıyı bile duymadık hiçbirimiz. Bu acı, bizim tenimizde ya da yüreğimizde hiç konaklamadı. Konaklayamazdı da zaten.
O halde, şimdi bir kere daha sorsun Tovmasyan: “Bizden neleri unutmamızı istediklerini biliyorlar mı?”
Hayır, bilmiyorlar.
Bilmiyoruz, hayır!
Sizden, “neleri unutmanızı istediğimizi” bilmiyoruz ama; kendimizin, neleri hatırlamamamız, kazara hatırladıklarımızı ise hiç zaman kaybetmeksizin, duyarsızlığımızın koca çukurlarına gömmemiz, gömemiyorsak da dillendirmememiz, ‘tanımamamız’ ve tüm bunları yaparken aslında bir anlamda kendi varlığımızı, ırkımızı, vatanımızı, insanlığımızı, vicdanımızı dahi reddetmemiz gerektiğinin pekala farkındayız. Peki siz bu noktayı tahayyül edebiliyor musunuz? Bir halkın değil yalnızca, insanlığın ortak geleceğinin de katledildiği o lâin soykırımı domuz gibi bildiğimiz halde, bunu zavallı benliklerimize açtığımız koca koca çukurlara gömmek, bizden neler götürüyordur kimbilir, bunları görebiliyor musunuz? Tahminim o ki, göremiyorsunuzdur. Endişelenmeyin, biz de göremiyoruz.
Sadece emin olun istiyorum: Gerçeklerin farkındayız! Tüm utancımız bundan belki de. Utanmazlığımız, bundan. Bugün yanınıza yanaşıp, kulağınıza güzel güzel Türk masalları anlatmamız, bundan. Siz, bizim içimizdeki en faşist yaratıkların, “Ermeni soykırımı yoktur, ama keşke olsaydı”dan daha kötü bir sınıra dayanamayacaklarını sanıyorsunuz değil mi? Oysa biz biliyoruz, bundan da kötüsü var. O “büyük felaket”i, aklınıza gelen ya da gelmeyen bir sürü uyduruk kaydırık isimle şereflendirmiş bu ‘onurlu millet’, günün birinde “soykırım”ı da tanıyacak desem, ne hissedersiniz? Sevinir misiniz? Bence sevinmeyin! Sınır orası çünkü. Korkunçluğun asıl gösterisi ondan sonra başlayacak. Karşınıza geçip, pişkin pişkin diyecekler ki: “Soykırım yaptık, ama haklıydık, yine olsa yine yaparız.”
Herhalde, bunu duyduğunuzda çok ‘kırılırsınız’. İnsanlığınız ‘kırılır’; içinizde bir yerin ve dünyanın içinde, tam kalbinde bir yerin an be an çürüdüğünü duyumsarsınız. Ruhunuzdaki o yüzyıllık sancı bir kere daha alevlenir durduğu yerde. Hayır, ‘Türk’ün aklınızdaki yerinin ‘insandan’ ve ‘insanlıktan’ çoktan koptuğunu biliyor ve bunu anlayabiliyorum. İnanır mısınız, benim için de öyle. Ama yine de biliyorum ki, Türklerin böyle bir rezilliğe kalkışması, sizin tüm insanlığa inancınızı yitirmenize neden olacaktır. Hani, ne kadar ayırmaya çalışsanız da fotoğrafı kırmaktan ürküp toptan silemediğiniz o kırık kavim için dahi mırıldanacağınız, şu “en zayıf halka” meselesi… Türk, kendi utancını, “namusluca sırtlanıp taşımaya” cesaret edemezken, siz onların adına da utanırsınız. Ölmüş kadar olursunuz yani bir daha, o ölümcül yola bir daha çıkarsınız. Bu kez, daha kırılmış ve daha yalnız…
Sizden “neleri unutmanızı istediğimizi” bilmiyoruz, çünkü sizin, tüm yaptıklarımıza karşın bizden soyutlanmış, arındırılmış şekilde göremediğiniz o fotoğraftan, biz çoktan çıkardık sizi. Öldürdüklerimizi değil yalnızca, hayatta kalanlarınızı da gözden çıkardık. Nerede yaşıyor olursanız olun, oraya baktığımızda sizi görmüyoruz uzun zamandır. Bu “sofradan” kalktınız siz. Sizi bu sofradan defetmekle kalsak iyi, ertesi gün kazara, sofraya bir tabak fazla koyanları da sürdük aramızdan: “Ne münasebet”!
Şimdi aklımızdan, bizim için zaten hiçbir zaman hiçbir anlamı olmayan, ama eşsiz yeteneğimizle nihayet, kırık kavmimizden başka kavimlere mensup, dünyadaki tüm insanlar için de anlamsız hâle getirmeyi başardığımız sayılar gelip geçiyor yalnız: “Birbuçuk milyon olamaz” diyoruz, “zaten o dönemin Ermeni nüfusu bile bu kadar değildi. Olsa olsa, 300 bin olur. O da sizin için, siz yabancı değilsiniz.” Bu sayılar, “öyle” gelip geçiyor işte aklımızdan ve ağzımızdan. “Öyle”! Biliyor musunuz, bundan daha kötüsü olamaz. Bir hayata “öyle” bakmak kadar kötü bir şey olamaz. Ama, “siz yabancı değilsiniz”, aynı havayı soluduğumuz zamanlar oldu, malûm; eğer fazla üstelemez ve fiş istemezseniz, “yine bir kolaylık yaparız: 350 bin olsun!”
Bir tek fotoğrafa bakmak bile yeterli olabilirdi hâlbuki, bir tek insan fotoğrafına. “Soykırım”ı bir bütün olarak ‘ele almayı’, ‘tahlil etmeyi’, bunun üzerinde ‘tartışmayı’, ‘tespitler yapmayı’ kendi gözümüzde, kendi gözümüzle silecek bir fotoğraf.
Bir tek insan fotoğrafı. Dünyaya düşmüş, bir kırık bakış. Sadece o, fazlası değil.
Karin Karakaşlı, “Zoraki Mültecinin Sustukları” öyküsünde, Sırpların Boşnaklara uyguladığı tehcir ve soykırım esnasında yaşadıkları topraklardan sürülen insanlar içindeki bir kadının kucağındaki bebeğin fotoğrafına bakıyordu. ‘Küçük’, minicik, mis kokulu bir ölümün, bir dünyayı nasıl hiçleştirdiğini anlatan şu satırları işliyordu ortak sandığımız atlasımıza:
“O yollarda hepimiz acımasızca eşitlendik, sıfırlandık. Markalı döpiyesleri içinde kadınlar da vardı aramızda, kostümlü kravatlı iş adamları da. “Ne havalıyım, değil mi?” diye alay etti içlerinden biri kendisiyle, pahalı görünümlü valizini peşi sıra sürüklerken. Gözlerinin altı mosmor olmuştu. Yün atkılarımdan bir tanesini çıkarıp incecik boynuna doladım. “İnan hâlâ çok güzel bir kadınsın” dedim. Acıyla gülümsedi bana.
O telaş içinde bulduğumuz ne kadar yünlü hırka, kazak varsa üstümüze geçirmiştik. Bu halimizle o tombik, sevimli lahana bebeklerin sefil birer kopyası gibiydik. Bebeğim Azize’yi de sıkıca giydirmiştim, ama bitmez tükenmez yolun bir yerlerinde o küçücük varlık göğsümde kaskatı kesildi. Gerçi ben daha onu koynumda öylece götürürdüm, ama kadınlardan biri “Yeter artık, bırak onu, baksana donmuş” dedi. O zamanlar henüz acı hissediyordum. Bir daha hiç geri dönemeyeceğim topraklara gömdüm onu. Kafilenin küçük bir ölü için duracak hali yoktu. Beni acele etmem için çekiştirip durdular. Koca gözlü Azizemi, bir iki insaflı yüreğin yardımıyla toprağın içine bıraktım. Pembe battaniyesini de kefen yaptım yavruma. Öyle de az bir yer kapladı ki.”4
*
Daha bir gün öncesine kadar gürül gürül akan boğazın suları usulca çekilmeye başladığında, dünyada bir tek bebek dondu aynı anda. Sadece bir tane. Küçücük.
O bebeğin ölümü, insanlığa yapılmış bir “soykırım”dı işte. Siz yabancı değilsiniz, dilerseniz, diğer ölenleri unutabilirsiniz.
Biz, o bebeği yüreğinde dondurmuş olanlar, unutmuyoruz.
Ondan öte yürünecek bir yol var mı şimdi?
Peki, gidebiliriz.
E.D., Nisan 2009, İstanbul
*Benim arşivimden kaybolan bu yazıyı, paylaştıkları günden itibaren barındırmaya devam eden “Armenian on Web” sayfasına teşekkürlerimle: https://team-aow.discuforum.info/t2985-Soyk-r-m-Unutmak.htm
1- Orhan Pamuk – Kara Kitap (s. 24, “Boğazın Suları Çekildiği Zaman”) İletişim Yayınları
2- Elif Şafak – Araf (s. 323) Metis Yayınları
3- Aleksandr Tovmasyan – “Tabii ki Unutmayacağız” (Yazının tamamı: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=151112)
4- Karin Karakaşlı – Can Kırıkları (s. 80, “Zoraki Mültecinin Sustukları”) Doğan Kitap
