Karalama Defteri

Biraz duracağız, sonra daha da coşacağız… Daha önce yaptığımız gibi!

KAÇAK KAT, büyüyor…




Mutluluktan ölmezsem, tam 19 yıl aradan sonra şu muhteşemliği yeniden yaşayacağım 🙂


Tam da 41. doğum günümde çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Üsküdar sokaklarını paylaştığımız Ceza geldi Çanakkale’ye ve onun konserine gittik “ailece”. Atlas’ın, olanca yorgunluğuna rağmen beklediği ve benim kesin bir şekilde çalacağını söylediğim “Yerli Plaka” başladığı anda önlere doğru gittik ve omzuma aldım onu. Kendi çocuğum omzumdayken, çocukluk arkadaşımı görmüş gibi hissettiğim harikulâde bir doğum günü yaşadım Ceza’yla.

Ama en hoşuma giden şeylerden biri Ceza’nın enerjisi ve sesindeki muazzam olgunluktu. Bizim dinlerken yorulduğumuz şarkıları bir kez bile teklemeden, müthiş bir tevazu ve coşku ile söyledi. Ayrıca, ona biraz uzak kaldığım son yıllar için de kendime kızdım açıkçası. Atlas’ın çok sevdiği “Suspus” şarkısına daha bir dikkat kesildim mesela ama konserin açılış şarkısı “Denizci”ye de bayıldım. Ceza hâlâ çok büyük bir ozan ve olgunlaştıkça derinliği de katlanıyor bana kalırsa.

Bu yaşın en güzel hediyelerinden biri için minnettarım ona, iyi ki var!

E.D., 30 Ağustos ‘26


Dünyanın en güzel vedası…

Tanımaktan onur duyduğum “Sultan” Türkan Şoray‘ın özellikle son cümlesi, aşağıda “saf aşkçılık” olarak andığım şeyin tam karşılığıdır.

Cemşitler eksik olmasın ömrümüzden elbet ama, aşk, İlyas’tır.

Bakınız ne demiş Sultan: “Senin sinemadaki ışığın hiç sönmeyecek. Sinemamız var oldukça, sen hep var olacaksın ve de Alyazmalı’nın kalbinde.”

Elimiz kalbimizde. Bir kere daha uğurlar olsun, büyük Kadir İnanır.

E.D., 27 Haziran ’26.



Bazı isimler vardır, sadece bir dönemin perdesini süsleyen starlar değil, aynı zamanda ve daha ziyade bu ülkenin hafıza kartlarıdır. Onlar ekrandan çekildiğinde ya da sessizliğe büründüklerinde, sinemanın bir devri değil, memleketin o sahici yanı, o mağrur ama şefkatli eyvallahsızlığı da onlarla birlikte eksilir.

Kadir İnanır sadece “yakışıklı bir jön”, “büyük bir aktör” olarak anılırsa büyük haksızlık olur. Bu ikisinde de zaten zirvedir ama asıl maharet, en zirvedeyken bile bu memleketin derdini kendine dert edinen bir vicdan timsali de olabilmesidir. Hiç kimsenin cesaret edemediği yerde, her ihtiyacı olanın yanında durabilmesindedir.

Ah be İlyas, yürü be Tatar Ramazan, aşk olsun be Kadir İnanır!

Sonsuz sevgi ve saygıyla: “Elveda.”  

Sevgili arkadaşım Öykü (Kardelen) başta olmak üzere, ailesinin, sevenlerinin ve tüm hayranlarının başı sağolsun.

E.D., 26 Haziran ’26.


Hayati bir aksilik olmadığı takdirde, 29 Ağustos‘ta yayınlanacak olan “KaçakRadyo: Yayın1” için bir “spoiler” vereyim. Öyle çerez falan da değil üstelik; özellikle doğum günümde başlayacağım ve doğal olarak “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nin üçüncü sayısı “Kırkıncı Kapı” gibi şahsi hikâyeye fon olacak şarkıların bir geçidi olacak bu sayının en özel parçası bu.

Uzun, çok uzun süre dinlediğim ve söylediğim, Ceylan Önkol‘un katlinden sonra istemsiz bir şekilde onunla özdeşleştirdiğim için, bendeki özel anlamına rağmen duyup dinlemeyi pek tercih etmediğim bir türkü de var orada: “Aman Avcı”.

Son günlerde işaretler ve tesadüfler üst üste gelince şöyle bir taradım türkünün versiyonlarını ve orada muazzam bir hatta iki yoruma, daha doğrusu müthiş doğal ve güçlü bir düete rastladım. Ondan bahsedecek ve içeriğin belki de şah damarını paylaşacağım sizinle.

*

Önce biraz konuşayım ama siz de söz verin “çerez” gibi düşünmeyeceğinize: Evlât sevgisini bir yana ayırdıktan sonra, “aşktan öte” bir şey olduğunu düşünmüyorum hayatlarımızda. (Eyvah, yoksa bir şıpoyler mı daha?) Tam da bu noktada, “Sen saf aşkçısın Emre,” diyen bir dostumu hatırlıyorum. Çünkü evet, öyleyim. Aşkın üstünlüğüne, kutsallığına, dokunulmazlığına, kendi kudretinden daha büyük bir kudret doğuran yoğunluğuna, benzersizliğine, tanımsızlığına ve sonsuzluğuna, sonsuz inanıyorum hâlâ. (Çerezlerden bahsetmiyorum.)

Hayatımızın herhangi bir döneminde, kendimizden akıl, ruh ve vücut bütünlüğü anlamında bile vazgeçecek denli bir aşkın suyuna kapılabildiysek eğer, bize olağanüstü bir şey bahşedilmiş demektir. (Bakın, sağlıklı olup olmadığı tartışmasına girmiyor ve bu işi yine her şeyi sterilize etmek için telef olmuş merdiven altı psikologlara ve onları taş çatlasa üç basamak daha yukarı çıkaran psikopat takipçilerine bırakıyorum.) “Saf aşkçı” olmak şöyle bir şey olsa gerek ya da en azından ben öyle almayı tercih ederim: Sadece bir kez ve hatta bir an (an uzundur zamandan) bile bunu hissettiysek sonsuza yayıldığını da hisseder ve görkemli bir hayat yaşadığımızı söyleyebiliriz. Bakın, sadece bunun için bile! Bir anla kalmadıysa daha şanslıyızdır tabii, ne mutlu.

Ayrıca biz görmeyiz evet ama aşk, her ne kadar üzerinde son kullanma tarihi baştan yazılı ve bütün eşsizliği ve kudretini en çok bu özelliğinden alan bir duygu olsa da, o tarih geçtikten sonra içinizi yokladığınızda hatta siz hiçbir şey yapmadığınızda bile ilk günkü gizemiyle çarpıcılığını korumaya devam eder çoğunlukla. Evet, “Bir daha mı?” diye sorsalar “Asla” cevabı verebilirsiniz ama doğru soru şudur: “O anda bir daha?” Buna şüphesiz “Evet” cevabı verdiğiniz şey, tarihi geçmiş olsa bile duygusu ve hatırasıyla sonsuz olan, saf aşktır. Yaşadıysanız, ne alâ! Çok sonra bu eleğin üzerinde kalanları, onlara verdiğiniz ya da onların size verdiği “geçici rahatsızlık” ve fakat kalıcı sinir sahipliğiyle çöplüğe savurabilirsiniz.

Kimseye haksızlık ve dahi saygısızlık etmeyeyim çünkü bu en başta kendime haksızlık ve saygısızlık olur ama benim bir ufacık “hatıra” olarak bile taşımak istemediğim insan sayısı çok azdır aşık olduğum ya da çok sevdiğim insanlar arasında. (İsterseniz, kırk birde bir-iki diyelim, doğru orantı kurulabilmesi açısından. Yaş olarak 41 tabii!) Ayrıca çok aşık olduğumla çok sevdiğim arasında biraz sonra birimini daha net kavrayacağınızı düşündüğüm “fersah” vardır meselâ. Ya da “o an” ve “şimdi” kıyasladığımda etkisi, yeri, anlamı artan, azalan, yok olan…

“Uzun, çok uzun süre dinlediğim” gibi bir şeyler diyordum ben en son değil mi? Evet. Peki…

Uzun, çok uzun süre sevdiğim (sevmenin boyutunu da özetlemeye çalışacağım ama önce aşka gelelim) ve “aşk” mevzubahis olduğunda hayatımın sonuna kadar değil fersah, bir tık üzerine kimseyi koyamayacağım kişi hep aynı oldu. Bu, dürüstlük müdür hödüklük müdür bilmem ama daha sonra hayatıma giren ve yine aşık olduğum, sevdiğim, çok ve yine çok uzun süre sevdiğim ya da “ilişki yaşadığım” (bakın bu çok farklı bi şeydir) istisnasız herkes de bildi bunu. Yani, neresinden baksanız, bir “kırmızı çizgi”ydi. Çünkü en başta benim için öyleydi. Hâlâ bu barikatın önündeyim ve bu netlikten güç alıyorum.

Size ne iyi gelir bilmem; neyi güvenli bulursunuz, nasıl yol alırsınız, iletişimde ya da ilişkide hangi yöntemleri kullanırsınız, neye takıntılısınız, gerçek manada aynaya ne kadar bakarsınız, gerçek kendinizi ne kadar irdeler ya da açıklarsınız, bilmem… Ama benim hayatımın en merkezinde olan insanların bile asla ihlâl etmediği iki sınır vardı: İlki, Atlas zaten, ikincisi de yirmi yıldır aynı.

Bu hikâye bence güçlü bir hikâye ya da ben güçlüyüm belki, ne bileyim.

Çünkü dedim ya hani, “SKT’si üstünde yazılı” bir şey aşk. “Abla valla bize gelişi böyle” yani. Biter bir yerde. Allame-i Cihan olsan biter. Çok uzun süre dinlediğin bir şarkı ya da türkü, çok uzun süre sevdiğin bir şiir, çok uzun süre kurduğun bir hayal, çok uzun süre inandığın “herhangi” bir şey bile galebe çalabilir buna. Çok güçlü gelir, evet, ama hepsinden daha önce biter. Bir şarkı kalmıştır mesela oradan, doksan yıl dinlersin bıkıp usanmadan; bağlantı kaybolur, anlamı değişir, melodi bile değişir yahu… İlk duyduğun şarkı olmaz o yani.

“Saf aşkçı” olduğum için mi bilmiyorum ama sanmıyorum: Aşk gibi çok güçlü bir duygu bir de o aşık olunan insanı sevmenin bütün duraklarından tek tek geçip, farklı hikâyelerde yol alsa bile hep durup aynı yerde serinlediyse bu artık başka bir seviye.

Benim hem hayata hem de kendime teşekkür borçlu olduğum bir şeydir bu ve naçizane, her insanın da yaşamasını dilerim.

Aşk, andır, hakiki sevgi o ânı uzatıp sonsuzlaştırır. Matematik bilenler hesap yapsın, kalemine güvenen hikâyeye davransın: Aşk, bir anlık mimiğe sonsuza kadar bakmaktan yorulmamaktır.

*

Ben ne diyordum ya?

Haaa!

Uzun, çok uzun süre dinlediğim bir türkü vardı da yine uzun, çok uzun süredir dinlemiyordum. Böyleydi di mi? Yanlış bi şey söylemiş olmayalım da!

Performansla ilgili şunu muhakkak söyleyeceğim: Ağır bir Dilek Türkan hayranıyımdır ama burada Elif Sanchez‘in türküye gireceği anları elim kalbimde bekledim. Ha, “bu elin en gözel maralını” ben gördüm ama bu kadar güzel bir “F” telaffuzunu ondan bile duymadım, ne yalan söyleyeyim…

Ben sevmelere ve dinlemelere doyamadım, buyurun siz de doyamayın: Hadi bakalım!

E.D., 17 Haziran ’26.



“Vurgun” şarkısını onun gibi yorumlayan kimse yoktu, çok ama çok güçlü bir sesti. Bir de “tüylü bamya” olmayı kabul ettiği o reklamdaki müthiş tevazuuyla da eşsiz ve çok sevimliydi.

Teşekkürler Muazzez Abacı.
E.D., 12 Kasım ’25.


Kelimenin tam anlamıyla, kahroldum.
Başta “Aldırma Gönül” ve “Bekle Bizi İstanbul” olmak üzere her şarkıyı o kadar muazzam söylemiştir ki, onları yeniden yorumlamaya nadiren cesaret edilir. Sesiyle olduğu gibi duruşuyla sarsılmazdı. Büyük, çok büyük bir sanatçıydı EDİP AKBAYRAM. Kalbimin ortasında koca bir ağrıyla, Nâzım’ın eşsiz şiirinden bestelediği ve en sevdiğim şarkılarından biriyle uğurluyorum onu. Devri daim, ruhu şad olsun.
Sonsuza dek yaşayacağına hiç kuşku yok.
Hoşçakal usta…
E.D., 2 Mart ’25.


İşte söylenecek bir şey: İçim dışıma çıktı bugün!
İki muazzam insanla (siz onları şimdilik D.A. ve H.Y. olarak bilin, yakında “derine” de ineceksiniz) göçmenlik, kimlik, benlik, ev, yuva, yurt ama hepsinden de öte sınır ve sınırsızlık üzerine çok ama çok dokunaklı söyleşiler gerçekleştirdik. Vakitlerimiz ve imkânlarımız elverdiğince bir süredir altyapısını kurguladığımız ve yazılı olarak fikir yürüttüğümüz bir şeydi bu. Bu haliyle bile yeterince derin, yoğun ve yorucuydu ama bi cesaret bugün yüz yüze gelmeyi de başardık. Dağıldık. Toparlanacağız! Birlikte ayaklanacağız! Irkçılık ne ki, bütün şımarıklıkların bile hesabını soracağız! Ben bugün bir “helva” hikâyesi duydum ki, ne desem bilemem. Ben bugün hepimizin aşina olduğu bir “Resimli Anlatım” anısı dinledim ki, kendime gelemem. Ama geleceğiz. Çünkü ne mutlu, birlikteyiz… Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!
E.D., 26 Ocak ’25.