Yeni Hikâye

Az buçuk ustası, bir vakit kalfası, çokça da çırağı oldum bazı şeylerin ama ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… “İnsan” mefhumu algıda değiştikçe, Karl Marx’ın, neredeyse altında imzası olan Terentius’tan bile fazla benimsediği, “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (“Homo sum, humani nihil a me alienum puto”) sözünün anlamı biraz daha ayyuka çıktıkça ya da daha bir yerine oturdukça belki, o mayadan geldiğim için ben de ustalaşıyorum elbet birçok şeyde. Nâzım gibi kesin bir tavırla, “Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta,” diyebilir miyim bilmiyorum bu romantik saflık bünyede bakî oldukça ama galiba dengeyi öğrendim biraz. Denge, kendini öğretti bana. Tevazunun ve özgüvenin dengesini de. Biraz kurcaladım ve biraz da çözdüm galiba, kendi kendinin hakkını verebilme terazisini de.

Ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… Ama bir terazi bana dedi ki: En başta kendi kendinin kıymetini bilmeyenin biraz zor okunur esamesi. Çünkü burası, manipülasyon vadisi. Bir hamlede aklını alırlar, bir anda zemin kayıp gider ayaklarının altından, kaşınıp durmaktır ondan ötesi.

“İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değil.”

Söz burada işte. Bana Nil Karaibrahimgil gibi kafiye aratmayın gayri… Haydi! 

Continue reading “Yeni Hikâye” →

Yeni Trend: Popülist Sol

Sol bitmedi.
Sadece başka bir dünyada, başka bir dilde konuşuyor artık.
Bu metin, o dilin şifrelerini çözüyor.

Sevgili Beyza Dut, çağımızın en karmaşık tartışmalarından birine — “solun kimlikten popülizme evrilişi” meselesine — berrak ve cesur bir bakış getiriyor.

Onun kaleminde tarih, siyaset ve vicdan birbirine dokunuyor; duygusal değil, düşünsel bir sorgulama hâline dönüşüyor.

Bu kıymetli makaleyi sadece bu sayfada okuyacak olmanız nedeniyle büyük bir heyecan ve onur duyuyorum. İncelikli, sürprizli ve cömert merhabasına aynı içtenlikle karşılık vererek, değerli arkadaşımın makalesiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Teşekkürler Beyza. Bu çağda hâlâ düşünmenin mümkün olduğunu hatırlattığın için.

E.D., Ekim ’25


Trump çağında solun yeniden doğacağını kim tahmin ederdi?
ABD’de sağ, liberal, muhafazakâr her kim varsa “woke” tartışmalarıyla meşgulken, solun kendisi bir kez daha kendi varlık nedenini hatırlamaya çalışıyor: Adalet mi? Eşitlik mi? Yoksa yalnızca mağdurları savunmak mı?

Bugün “sol” dediğimizde artık kimse 19. yüzyıl fabrikalarındaki işçileri, sendika salonlarındaki tartışmaları ya da Marx’ın ekonomik tahayyülünü düşünmüyor. Bunun yerine aklımıza kimlikler geliyor: LGBT+ hakları, ırkçılıkla mücadele, Filistin’e destek, iklim adaleti…
Hepsi değerli, hepsi insani; ama bu geçişin politik anlamı çok derin: Sol, sınıftan kimliğe evrildi. Ve belki de bu evrimin bedelini yine kendisi ödüyor.

Solun hikâyesi bir mekânla başlamıştı: 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kralcıların sağda, devrimcilerin solda oturmasıyla. “Sol” o günden beri statükoya karşı olanın adı oldu. 19. yüzyılda emekçi sınıfların sözcüsüydü; 20. yüzyılda anti-emperyalist hareketlerle birleşti. 1960’ların Latin Amerika’sında, 1970’lerin Türkiye’sinde ve 1980’lerin Avrupa’sında “sol” dendi mi, akla sömürüye karşı duran örgütlü bir sınıf mücadelesi gelirdi.

Continue reading “Yeni Trend: Popülist Sol” →

Hatırlayışın Kronolojisi

HAFIZANIN RAFLARI I

Hafızamızı işgal eden ilk anılar, işaretler, olaylar mühimdir. Öyle ki, ağacın eğildiği vakittir bunlar ve ilk anımsanan şeyler bize bile, bizimle ilgili sandığımızdan da fazla fikir verir. Hafıza işlemeye başladıkça süzülüp gidenler vardır ve bir de eleğin üzerinde kalanlar; hatırlayışın kronolojisi insanın bir birey olarak da nasıl oluştuğunun tarihidir. Continue reading “Hatırlayışın Kronolojisi” →