KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli

Akdeniz’in, Orta Doğu’nun ve Anadolu’nun ortak hafızasında Fatma’nın Eli (Hamsa); kötülükten koruyan, derman olan, evi ve ruhu bir arada tutan şefkatli bir kalkandır. Yalnızca coğrafyalarda mı? Hayır… Dinlerde de öyle, ki biliyorsunuz dinlerin hepsi de ne hikmetse aynı coğrafyadan çıkmıştır.

Müslümanlar onu, Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma’ya atfeder, Yahudiler Miriam’a, Hıristiyanlar da Meryem’e… Oysa bu sembol ilk kullanıldığında daha “kimseler yoktu” ortalıkta. Bugün “İlâhi Dinler” olarak anılan hiçbir din henüz bilinmiyordu. Fatma’nın Eli vardı ama: Mezopotamya’da, Kartaca’da, Yunan’da, Kuzey Afrika ya da İber Yarımadası’nda. Gebe Rhea, İda Dağı’nda bir elini yere bastırıp ıkınarak doğurmuştu Zeus’u mesela… 

Bugün bile, anılan bütün bu coğrafyalarda ve dahi daha fazlasında gezdiğinizde birçok yerde görürsünüz onun simgesini. Anadolu’da, özellikle de yapılan çanağın çömleğin, ocağın, binanın üzerine basar bir kadın elini, o el orada durur sonsuza dek, bereket ve şifa getirsin, hasedi, gözü, “nazarı” def etsin diye…

Ne güzel anlatmış “dunyanin butun sabahlari” Ekşi Sözlük’te: “Anadolu’da hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, ‘El benim elim değil, Fâtıma Ana’nın eli’ diyerek başlar ve bitirirler.”

Eh, bize de değdi bir “Fatma’nın Eli”, ne mutlu ki… Efendim, karşınızda Fatma Sezen Yıldırım, nam-ı diğer “Minik Serçe” ama şanı, namını aşan bir güzel: Sezen Aksu.

Continue reading “KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli” →

KaçakRadyo3 | Şair Aysel

Mevzubahis memleketteki kötülükler, karanlıklar ve çirkinlikler üzerine konuşmak olunca elimizi de dilimizi de korkak alıştırmıyoruz. Öyle olması da gerekir. Bu aslında daha güzelini hak ettiğimize inandığımız ve daha iyisini istediğimiz için verdiğimiz bir mücadele. Yoksa insan kendi evine kolay kolay düşman olmaz. Biz de düşman değiliz zaten!

Bizler; olumsuzluklardan ve karanlıklardan bahsedildiğinde, bunlar eleştirildiğinde “Ya sev ya terk et” diye höykürenlere inat, “Hayır, sevmediğimiz durumlar olduğunda da kalmaya devam edeceğiz” diyenleriz. Çünkü biz -üç gün sonra ve yokluğunda 72. yaşını kutlayacağımız, 19 Ocak 2027’de ise aramızdan haince alınışının 20. yılında anacağımız- Hrant Dink‘in söylediği gibi, “Yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardanız”. En azından, gücümüz yettiğince buna aday olanlardan.

Ancak gelin, memleketin güzelliklerinden bahsederken de aynı cömertliği sergileyelim. Çünkü burası her şeye rağmen göz alıcı ölçüde güzel bir yer. Sadece ikliminden, coğrafyasından, mutfağından, kültürel çeşitliliğinden taşmıyor bu güzellik, insanından da taşıyor bazan. Oran-orantıyı bilmem, matematiğe de aklım ermez zaten, bu yüzden azınlık mı çoğunluk mu tartışmasına girmeyeceğim. Az da olsa bazan, o azı çok görerek dinleneceğim. Velhasıl, burası güzel insanlar yaratma konusunda da maharetli ve bereketli bir topraktır. Hemen her alanda keşfedilmiş ya da keşfedilmemiş sayısız cevher barındırır içinde. Kirletmeye gönüllü bir dolu cani olsa da, bu toprağın harcı o güzel insanların ruhundaki, aklındaki, kalbindeki berraklıkla karılmıştır.

Ne mutlu bize ki, onların ennnn güzellerinden, en delilerinden, en dahilerinden, en kıymetlilerinden ve ennnnn şairlerinden birini ağırlayacağız bugün. Karşınızda, eşsiz Aysel Gürel.

Continue reading “KaçakRadyo3 | Şair Aysel” →

Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (iki)

Onu bir şairden, sadece güfte olarak değil, beste olarak yazdıklarını ve dahi yorumlarını da şiirden ayırmak büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk olur. Hem zaten, “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” bittikten sonra bu seri yine devam edecek olursa onu tekrar tekrar ağırlayacağımız aşikârdır. Bu yılın Temmuz ayında 71. yaşını kutladı Sezen Aksu ama ben onun yaşını ilk kırkbeşliğini çıkardığı yıldan, 1975’ten başlatacağım. Onu o güne taşıyan yıllara saygısızlık değil bu, bilâkis, o yılları, adeta yeniden doğmak için ilmek ilmek örmesine duyduğum saygıdan.

Continue reading “Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”” →