Mutlu Prens

11-12 yaşlarından beri kendisini naçizane “iyi bir okur” diye tanımlayabilecek biri olarak bu eşsiz yolculuğun 15 yaşından sonra iyiden iyiye kronik bir hâl aldığını söyleyebilirim. Ama kimisine çok çarpıcı gelen, benim içinse gayet doğal bir ayrıntı var: Çocukluğumun ilk dönemlerinde okumayı hiç sevmez hatta kelimenin tam anlamıyla bu eylemden nefret ederdim. Elbette gittiğim ve o günlerin koşulları düşünüldüğünde oldukça nitelikli sayılabilecek anaokulunun ama bir o kadar da bana evde şaşırtıcı bir sabırla eşlik eden dedemin sayesinde henüz ilkokula başlamadan okumayı sökmüştüm. Bu erken gayretin ve “başarının” aynı yolla “cezalandırılacağını” ise hiç düşünmemiştim. Yıllar sonra hayran olduğum yazarlardan biri olan Charles Dickens’ın da “sıkıcılığını” teyit ettiği* Hans Christian Andersen‘in “Parmak Kız” adlı kitabını elime tutuşturan dedem, beni yakaladığı hemen her akşam okumamı istiyordu bu masalı. Okuyordum, okuyabiliyordum ama etimle kemiğimle tiksinmiştim Parmak Kız’dan.

Continue reading “Mutlu Prens” →