KaçakRadyo6: Rest

Ne diyordu Orhan Pamuk, “Yeni Hayat” romanının ilk cümlesinde: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Bu kadar. Bu kadar basittir bazan. Hatta, çoğu zaman…

Bir adım yalnızca. O adımı nerede, neye attığınız fark etmez. Ve evet, bazan bir kitapla da olabilir bu. Okurken kendinizi çözdüğünüz. Bazan bir şarkıyla olur: Dinlerken kendinizi duyduğunuz. Bazan anlık bir iç çekiş, kısacık bir duraksama, bazan bir koku bile… Büyük kopuşlarda gürültü yoktur. İçeriden “tık” diye bir ses gelir yalnız. Anlarsınız.

Sabır, tahammül, sınır (limit) mülkü yıkılmıştır! Had aşılmış, bardak taşmıştır! Onca iyi niyete rağmen her sabah ısrarla göndere çekilen suistimal bayrağı da nihayet yırtılmış, takke düşüp kel görünmüş; ederi de üzerindeki çul ve çaput kadar olanın defteri bir güzel dürülmüştür.

Görülmüştür!

Continue reading “KaçakRadyo6: Rest” →

Soykırımı Unutmak

Düşmanla tanıştık ve o bizdik!
WALT KELLY

Gözümde o kadar ‘kara’ bir sahneyi canlandırmakta zorlansam da, Orhan Pamuk’a, “Kara Kitap”ın ikinci bölümünde, “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” başlığı altında yazdıklarını, sahiden de bir haberden, üstelik belki de küçücük bir haberden yola çıkarak yazdıran duygunun ne olduğunu aşağı yukarı tahmin edebiliyorum: “Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak.”1 Yeryüzünü kıskandıran, Elif Şafak’ın, “Zira insanın cilalayıp parlatabileceği, kenarlarındaki fazlalıkları atıp, sivriliklerini törpüleyip, sevgilisini sevindirmek için hediye paketiyle ona sunabileceği şehirlerden değildi o. (…) Bir ucube melike, kaprisli bir ece, her yeni gelenin tohumlarını içine çeken ama tarihi boyunca kimse tarafından döllenmemiş olan bir rahim, sahiplerinin penahı, hem kimse tarafından sahiplenilmeyen”2 diye tanımladığı şu güzelim şehrin, ya en zirvede, ya en dipte seyreden ve artık neredeyse kentin kendi kadertutmaz, tanrıtanımaz varlığını da bu dayatılan resme mağlup eden tarihinin, yarına denk düşecek bir yerlerinde, belki de bugüne kadar görülmüş en kötü çağın, en “kara” zamanın beklediğini bir an olsun düşünmek bile, insana en “karasını” yazdırır çünkü. Dışarıda gürül gürül bir bahar kıpırdanırken, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, gözünüze sadece şu lanet olasıca çarpık kentleşmenin sivri uçları batarken, günün birinde “çarpık” bir şekilde dahi “kentleşemeyecek” İstanbul siluetini hayalinizde görmek, bu şehre tam anlamıyla vurgun birini o anlık ve gerçekdışı görüntüde bile aklından edebilir.

Continue reading “Soykırımı Unutmak” →