Ferhat Kentel ile söyleşi

#Arşiv

Güncel birkaç yazı üzerine çalışırken, silinip gitmiş ve uzunca bir süre karanlık bir kuyuda uyuklamış geçmiş paylaşımlarını da hızlandırmayı ve kişisel arşivimin tamamını bu sayfada bir an evvel toplamayı hedefliyorum. Bunun bazı zorlukları oluyor elbette, ki bunlardan en önemlisi de zaman. Birçok metnin veya deşifrenin üzerinden yeniden geçmek ve neredeyse hepsini redakte etmek gerekebiliyor. Ama daha önemlisi, en yakını 13 yıl öncesine ait bu içeriklere güncel şerhler düşme ihtiyaç ya da zorunluluğu…

İnsan, değişiyor. Bundan gocunacak değilim. Bırakın “her devrin dilini” konuşmayı, “zamanın ruhu” gibi bir romantizmle bile düşüncelerimi eğip bükme ferasetsizliğine düşmemeye gayret ettim hep. Tabii insan aynı zamanda aldanabiliyor, aldatılabiliyor da. Bu, devletin içine kendi elleriyle, her istediklerini vererek yerleştirdikleri kadrolarla çıkar çatışmaları başlayınca “aldatıldık” diyenlerin yaptığı gibi bir yalan ve çarpıtmayla aklanmıyorsa, bir sorun teşkil etmez diye düşünüyorum. Bugünlerde yeniden kör topal ve bence eskisinden çok daha belirsiz, plansız ve şuursuz şekilde başlatılmaya çalışılan “açılım” girişimini ele alalım. İlk teşebbüs üzerine Eylül 2010’da kaleme aldığım “Namerdin ‘barış’ masası” başlıklı yazıyı yeniden yayına hazırlamaya çalışırken nasıl bir tongaya düştüğümüzü, düşürüldüğümüzü net bir biçimde gördüm. Aynı durum, bu söyleşide değindiğimiz “Ergenekon Davası” sürecinde de yaşandı. AKP’nin, “statüko” ve hatta “derin devlet” olarak nitelendirdiği yapıları ortadan kaldırmak gibi bir kaygısı olmadığını ve aslî amacın bunların kontrolünü ele geçirmek olduğunu yıllar içerisinde tecrübe ettik. Bakınız, kendilerine yönelik olarak açılan “kapatma davası” esnasında feveran edip çok geçmeden DTP (sonra BDP, sonra HDP ve bugün Dem Parti) hakkında aynı dava açıldığında büründükleri kılıksızlık da AKP’ye dair çok işaret veriyormuş aslında. Ama bu ülkenin ve burada yaşayan barış yanlısı insanların ezeli hasreti olan eşit yurttaşlık ideali konusunda o kadar heyecanlanmıştık ki, tüm tereddütlerimize ve kafa karışıklığımıza rağmen umutlanmadan edememiştik.

Değişim, yanılgı, tuzak, hayal kırıklığı ya da başka bir dolu şey… Bugün belki bambaşka değerlendirebileceğimiz, farklı yanlarına bakabileceğimiz tecrübeler… Arşiv, bazan her şeyi daha iyi kavramamızı sağlayan işaretler koyabiliyor önümüze. En çok da bu nedenle değerli buluyorum dönüp geçmişe bakmayı. “Bilgelik, kendi aptallığından sağ çıkmanın ödülüdür,” demiş Brian Rathbone. Bilgelik makamına henüz erişememiş olsak bile, hem daha sağduyulu hem de daha temkinli davranmayı öğrendiğimize inanıyorum.

Söyleşiyi yeniden okurken, çok özlediğimi fark ettiğim Ferhat Kentel’e mahsus selam ederim…

E.D., Aralık’24 – Çanakkale

Continue reading “Ferhat Kentel ile söyleşi” →

Soykırımı Unutmak

Düşmanla tanıştık ve o bizdik!
WALT KELLY

Gözümde o kadar ‘kara’ bir sahneyi canlandırmakta zorlansam da, Orhan Pamuk’a, “Kara Kitap”ın ikinci bölümünde, “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” başlığı altında yazdıklarını, sahiden de bir haberden, üstelik belki de küçücük bir haberden yola çıkarak yazdıran duygunun ne olduğunu aşağı yukarı tahmin edebiliyorum: “Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak.”1 Yeryüzünü kıskandıran, Elif Şafak’ın, “Zira insanın cilalayıp parlatabileceği, kenarlarındaki fazlalıkları atıp, sivriliklerini törpüleyip, sevgilisini sevindirmek için hediye paketiyle ona sunabileceği şehirlerden değildi o. (…) Bir ucube melike, kaprisli bir ece, her yeni gelenin tohumlarını içine çeken ama tarihi boyunca kimse tarafından döllenmemiş olan bir rahim, sahiplerinin penahı, hem kimse tarafından sahiplenilmeyen”2 diye tanımladığı şu güzelim şehrin, ya en zirvede, ya en dipte seyreden ve artık neredeyse kentin kendi kadertutmaz, tanrıtanımaz varlığını da bu dayatılan resme mağlup eden tarihinin, yarına denk düşecek bir yerlerinde, belki de bugüne kadar görülmüş en kötü çağın, en “kara” zamanın beklediğini bir an olsun düşünmek bile, insana en “karasını” yazdırır çünkü. Dışarıda gürül gürül bir bahar kıpırdanırken, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, gözünüze sadece şu lanet olasıca çarpık kentleşmenin sivri uçları batarken, günün birinde “çarpık” bir şekilde dahi “kentleşemeyecek” İstanbul siluetini hayalinizde görmek, bu şehre tam anlamıyla vurgun birini o anlık ve gerçekdışı görüntüde bile aklından edebilir.

Continue reading “Soykırımı Unutmak” →