Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü

Memlekette adalet denen şeyin sözde terazisi epeydir fizik kuralları veya evrensel hukuk normlarıyla değil, AKP’nin ihtiyaç duyduğu siyasi katsayılarla yapılıyor. (“Siyasi” derken bile tüylerim diken diken oluyor çünkü bu artık “siyaset” bile değil, baştan aşağı rezalet!) Bu uyduruk terazi, AKP kucağındaki hatta çeperindeki birileri tartılırken yerçekimini büküp kütleyi sıfırlıyor; muhalif, aykırı ya da sadece aklı başında bir ses aynı tartıya çıktığında ise birden tonlarca külçeye dönüşüyor. Kurşundan külçeye!


Bakınız: Bir tarafta, Borsa İstanbul koridorlarında fon oyunlarıyla milletin milyarlarını bir çırpıda yutanların, bizzat cumhurbaşkanının “Nefsine yenik düşmüş” şefkatiyle göz önünden “affını istemesi”; diğer tarafta ise lafını esirgemeyen, memleketin içinden geçtiği abesle iştigal hâli keskin bir mizahla deşifre eden gencecik bir komedyenin, Deniz Göktaş’ın, yüksek güvenlikli “kuyu tipi” hücrelerde aylarca yatması…

Bunları artık yalnızca muhalifler değil, AKP yandaşları bile sıradan yargı hataları, tuhaf idari kararlar ya da dönemsel siyasi gerilimlerin gereği diye nitelemekten vazgeçtiler. Kendi elleriyle yaptıkları anayasanın hemen her maddesi gibi “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesinin de fiilen rafa kaldırıldığı, ceza hukukunun partizan bir sopa haline getirildiği bu Siyasal İslâm pratiği, kendi müritlerince bile kolaylıkla tespit ediliyor çünkü artık. Kamu kaynaklarını ve ülkenin bütün birikimini pervasızca ve bütün gözler önünde yağmalayanlara gösterilen o müşfık, neredeyse mistik “nefis” hoşgörüsü; “utangaç diktatörün” ve onun tek kişilik iktidarının pek kırılgan egosunu mizahın estetiğiyle sarsanlara karşı yerini çok sert ve tavizsiz bir devlet otoritesine bırakabiliyor nedense.

Continue reading “Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü” →

Meşrep

Bilgi Üniversitesi’nin hazırlığını bitirip de ana bölüme (History) geçerken bendeki hava beyde yoktu, beyde! Gezi Direnişi sebebiyle hazırlığın son iki kuruna devam edememiş ama en son geçme sınavında, sınıftaki gözetmen hocayı bir de oraya işemekle (anlatırım bi ara) tehdit ederek büyük bir zafer elde etmiş, kendimi Santralistanbul’un “teletabilerle” dolu masalsı kampüsüne atmıştım, atabilmiştim çünkü nihayet. “Olağanüstü” olduğunu düşündüğüm İngilizcemle Erdem Kabadayı ve Daniel Ohanian’ın birlikte verdikleri bölümdeki ilk derse girdiğimde ise, beşinci dakikadan sonra yanımdaki arkadaşıma dönüp şunu dediğimi hatırlıyorum: “Hele bunların dili ne söyliy Sekine Kadın?”

Oldukça çabaladım, elimden geldiğince direndim. “Onlar” kırkıncı sayfaya geçerlerken ben kan ter içinde yarısını bitirdiğim için aynalara koşup kendimi öpmek istiyordum ama hayli geç kalmış bir üniversite öğrencisi için yalnızca İngilizce değildi ki dert, bir yandan da çalışmam gerekiyordu ve böyle örgün öğrenimin tam zamanlı ve fena halde “master degree” mesaisi beni bana bırakmıyordu. Sonunda, kendimi İstanbul Üniversitesi’nin ikinci öğreniminde (Tarih!) buldum.

Continue reading “Meşrep” →

“Suçluyu” övmek

Bir soruyla başlayalım: Ben ya da herhangi biri Burak Erdoğan’ı övse ne olur? Yerdiği vakit ne olacağını biliyoruz aşağı yukarı ama övdüğü takdirde bir sorun çıkacağını sanmıyorum açıkçası. Daha da ileri gidelim, birisi Recep Tayyip Erdoğan ya da AKP’yi övse ne olur? Olumsuz anlamda bir şey yaşanacağını yine sanmıyorum ve hatta doğru zamanda, doğru yerde yaparsa zengin bile olur. 

Soruları da yanımıza alıp devam edelim…

Continue reading ““Suçluyu” övmek” →

Karşı Pencere

Yazının başlığını hiç bekletip yormayalım boşuna ve sorayım önce vakitlice: Ferzan Özpetek’in, “La Finestra Di Fronte” filmini izlediniz mi? Yani, “Karşı Pencere.” (Enikonu kıskandığım izlemeyenler “spoiler”dan da hoşlanmıyorlarsa hemen uzaklaşsınlar buradan çünkü konuşacağım biraz…)

İlk izlediğimde çok etkilendiğim, içinde Sezen Aksu’nun tınılarını duyunca daha da bağlandığım ve defalarca seyretmekten bıkmadığım bu film, Roma’da monoton bir evlilik sürdüren Giovanna ile karşı apartmandaki genç adam Lorenzo arasındaki çekimi merkezine alır gibi görünür. Evet, GİBİ! Çünkü Özpetek’in sinematografik mahareti, ilk elden gözümüze soktuğu bu heteroseksüel ilişkinin arkasına yerleştirdiği derin ve trajik bir eşcinsel aşk hikâyesinde yatar aslında.

Filmin anlatısını derinleştiren karakter, hafızasını kaybetmiş yaşlı bir adamdır. Adını, yüzünü  ve o muazzam dans sahnesini (ve elbette çalan şarkıyı -Historia de un amor-) gün gibi hatırlıyorum: Davide Veroli.

Continue reading “Karşı Pencere” →

Mutlak Buhran

24 yıllık AKP iktidarı süresinde hayatımıza çok fazla şey girdi ve birçok şey de bir daha geri dönmemek üzere kaybolup gitti. Gidenlerden birçoğunu artık anımsamıyoruz bile.

Anca öyle tuhaf bir hülya ya da baştan aşağı halüsinasyon içindeyken kimi Eurovision’u hatırlayıveriyor meselâ ansızın. Biraz detaycı ise spikerin söylediklerini bile duyar gibi olup sırıtabiliyor: “Ve işte can Azerbaycan’dan ülkemize tam puan geliyor,” diye bir çığlık koyuverirlerdi hani ve bundan beş dakika sonra sanki bambaşka bir şeyden söz edermiş gibi donuk ve tiksinti dolu bir sesle, “Yunanistan’dan Güney Kıbrıs’a tam puan çıkıyor, hiç şaşırmadık tabii ki!”

Kabul edelim ki saçma, çelişkili ama eğlenceliydi.

Continue reading “Mutlak Buhran” →

“I am Türkiye”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, NATO Ankara Zirvesi kapsamında düzenlenen basın toplantılarının birinde, Afganistanlı bir muhabire “Are you Iran?” diye sorması ciddi şekilde ses getirdi. Aslında Erdoğan, biricik partisi AKP ile yarattığı ve pek övündüğü “Yeni Türkiye”nin kurbanı oldu da diyebiliriz. O zihniyetin refleksi devreye girer girmez, bizatihi onlardan öğrenilen aşırı bir hoyratlık, dışlayıcılık ve kibir ile yerin dibine soktuğu alışkanlıkla, İngilizcesi üzerinden hayli hırpaladılar cumhurbaşkanını. Eski liderlerin İngilizceleri mi kıyaslama konusu olmadı, bunca yıldır en basit kalıpları bile öğrenememesinden mi dem vurulmadı, sayısız “Hav ar yu”lu diyalogları mı sıralanmadı, neler neler…

Continue reading ““I am Türkiye”” →

Size ne kadar lâzım?

A pair of shoes, belonging to a street vendor who was selling Turkish traditional bagel or simit, is placed at the bombing scene during a commemoration for the victims of Saturday’s bomb blasts, in Ankara, Turkey, October 12, 2015. REUTERS/Umit Bektas

Bir tren istasyonu çöktü Sırbistan’da ve 15 kişi hayatını kaybetti. Bu faciayla ilgili soruşturmalar sürerken, sadece olayla ilgili ihmaller değil başka bir dolu şey de saçıldı ortalığa. Hükümetin çeşitli yolsuzlukları ve hatta hükümet olmalarını sağlayan seçimlerde başvurdukları usulsüzlüklerle ilgili… Ülkenin başkenti Belgrad’ta yüz bini aşkın kişi indi meydanlara. Bir tek vaka ve 15 can için!

Daha bir gün geçmedi ki, Balıkesir’de patlayıcı imâl eden bir fabrikada korkunç bir iş cinayeti yaşandı ülkemizde: Tamamı 45 yaşın altında 11 yurttaşımız hayatını kaybetti bu katliamda. Her biri insanlık dışı koşullarda çalışan, çalışmaya mecbur bırakılan canlarımız. Kızmayın ama belki de bizim ülkemizde insanlarımızı kurban verdiğimiz en “basit” olaylardan biri bile diyebiliriz bunun için. Dolayısıyla biz de üstümüze düşeni yapıp bol bol “tweet” attık ve ertesi gün daha da uzun bir süre hep beraber insanlık dışı koşullarda yaşayacağımızı “müjdeleyen” o haber geldi. Yeni asgari ücret açıklandı: 22.104 TL. Küsürât olsun diye en sona yerleştirilmiş o rakam var ya hani, iktidar, kıymetimizi bize bir kere de böyle tebliğ etti. Sonuç? Sonuç ne olsun: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ kimimiz tweet attık.” (Bağışla, Orhan Veli.)

Continue reading “Size ne kadar lâzım?” →

Eşek sudan gelinceye kadar


#Arşiv

Bugün, 13 Aralık. Erdal Eren’in, yaşının büyütülerek idam edilişinin yıldönümü. 44 yıl geçmiş. Dile kolay. Abimiz olamayacak kadar kardeşimiz kalan bu güzelim insan yaşasa, 61 yaşında olacakmış bugün. Dile bile kolay değil.

Continue reading “Eşek sudan gelinceye kadar” →