Yeni Hikâye

Az buçuk ustası, bir vakit kalfası, çokça da çırağı oldum bazı şeylerin ama ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… “İnsan” mefhumu algıda değiştikçe, Karl Marx’ın, neredeyse altında imzası olan Terentius’tan bile fazla benimsediği, “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (“Homo sum, humani nihil a me alienum puto”) sözünün anlamı biraz daha ayyuka çıktıkça ya da daha bir yerine oturdukça belki, o mayadan geldiğim için ben de ustalaşıyorum elbet birçok şeyde. Nâzım gibi kesin bir tavırla, “Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta,” diyebilir miyim bilmiyorum bu romantik saflık bünyede bakî oldukça ama galiba dengeyi öğrendim biraz. Denge, kendini öğretti bana. Tevazunun ve özgüvenin dengesini de. Biraz kurcaladım ve biraz da çözdüm galiba, kendi kendinin hakkını verebilme terazisini de.

Ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… Ama bir terazi bana dedi ki: En başta kendi kendinin kıymetini bilmeyenin biraz zor okunur esamesi. Çünkü burası, manipülasyon vadisi. Bir hamlede aklını alırlar, bir anda zemin kayıp gider ayaklarının altından, kaşınıp durmaktır ondan ötesi.

“İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değil.”

Söz burada işte. Bana Nil Karaibrahimgil gibi kafiye aratmayın gayri… Haydi! 

Continue reading “Yeni Hikâye” →

Şşş!|8 – Livaneli

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (sekiz)

Hem de “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” gibi bir başlık altında seri yapıp, buna uzun uzun çalışıp, önünü ardını hesaplayıp tam altı sayı boyunca ondan hiç bahsetmemek ne zordu, biliyor musunuz? Bilemezsiniz… Aslında orada bile pas geçecektim iyice biriksin her şey diye ama, hem ona kıyamadım hem de Orhan Veli’ye. Ama bir işaret vermiştim hatırlarsanız, “Belki de o, ‘Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin assolistlerindendir, kimbilir,” diye… Öyle!

Bu sayı, yürekten, sevgi ve minnet dolu bir saygı duruşudur Zülfü Livaneli’ye…

Continue reading “Şşş!|8 – Livaneli” →

Şşş!|7 – unutMADIMAKlımda!

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (yedi)

Bugün yasımız var.

Yasımız var. Bugün ve her gün. Yastayız. Ezelden beri.

Çünkü… “Bu cehennem bizim.”

2 Temmuz, bu memleket tarihinin en kara günlerinden biri. Düşmanın bize ne kadar yakın ve yanı başımızdaki o düşmanın da ne kadar azgın olduğunu gösteren lâin bir gün. O çocuk aklımla bile hiç unutmuyorum, “Show TV” logosu altında yapılan canlı yayında güzelim canların yandığını anbean izlediğimi. Hiç unutmuyorum, anneannemin defalarca dizlerine vurup “Ah, ah, ah” deyişini. Hiç unutmuyorum, ekmek aldığımız bakkalın bizi öldürmeye bu denli bilendiğini. Aynıları, aynı vahşetle katletti yıllar sonra Ali İsmail’i… Unutmuyorum.

#unutMADIMAKlımda

Yasımız var. Yasımız bir nebze tükenmeden hâlâ yanı başımızda. Soluk alışımızda. Her anımızda.

Continue reading “Şşş!|7 – unutMADIMAKlımda!” →

Sinan Dirlik: “Herkes başkasının diktatörünü seviyor”

Bazı insanlar vardır; bu memleketin bitmek bilmeyen gürültüsünde, o her kafadan bir sesin çıktığı enformasyon çöplüğünde sesini hiç yükseltmeden en derindeki hakikati fısıldarlar. Onlar binalar yıkılırken, hayatlar un ufak olurken ya da birileri sadece kendi “tık”ının ve algoritmasının peşinde koşarken, gözünü hikâyeden, kalbini ise insandan ayırmayanlardır. İşte benim için Sinan Dirlik, tam olarak bu çorak coğrafyanın ortasında ansızın kapısı aralanmış bir sığınak ve her şeyden önce çok kıymetli bir yol arkadaşı.

Onu ekranlarda, Reportare’nin o hafızayı taze tutan derinlikli yazılarında ya da YouTube’un  kendine has dünyasında “Gece Sohbetleri”yle insanlara yoldaşlık ederken izliyorsunuz çoğunuz. Ama Sinan’ı sadece bir gazeteci, bir iletişim akademisyeni ya da başarılı bir yayıncı olarak tanımlamak ona haksızlık olur bence. O, bu ülkenin en ücra, en kimsesiz köşesinde canı yanan birinin sesini duyduğunda kendi canı acıyan; sokağın, geçim derdinin, yasın ve dayanışmanın o saf, namuslu dilini hiç kaybetmeyen bir hakikat işçisidir zira. Akademiye de sığmadı, geleneksel medyanın o parıltılı ama prangalı odalarına da… Kendi yolunu, kendi kabilelerini kurdu (kimine ben de katıldım); her gece kameranın karşısına geçtiğinde o mikrofonu aslında toplumsal travmalarımızın yarasına basılan bir merhem gibi kullandı.

Bu kez Kaçak Kat’ta, o hep gıptayla baktığım şahane aklını ve kelimelerini benim sorularımın karşısına koydu Sinan. Ama biz bu sefer sadece teknik olarak değişen medyayı, dünyadaki yeni iletişim yöntemlerini ya da yapay zekayı konuşmadık. Sermayeden kaçarken kitlelerin beğenisine rehin düşme tehlikesini, “hak odaklı” kalabilmenin o ağır faturasını ve bu kadar deliliğin ortasında insan kalabilmenin ahlaki formüllerini didikledik.

Sözü uzatmayayım; kalemine, sesine ve en çok da o hiç eskimeyen dostluğuna hayran olduğum Sinan Dirlik’i ağırlamaktan gurur duyuyorum burada. O bin kere “Estağfurullah” dese, ben bin bir kere “Eyvallah” diyeceğim. Bakalım, kim kazanacak sonunda!

İyi ki varsın Sinan. Söz sende şimdi:

E.D., 25 Haziran ’26.


SİNAN DİRLİK SÖYLEŞİSİ | 1. Bölüm

EMRE DURSUN: Sinan, öncelikle çok teşekkür ederim bu söyleşi teklifini kabul ettiğin için, ne kadar onur ve heyecan duyduğumu yukarıda uzun uzun anlattım zaten, seni daha fazla şımartmak istemiyorum. (İstesem de başaramam.) Şöyle başlamak isterim izninle: Sen mesleğin mutfağını gördün, akademik teorisinin içinden bir güzel geçtin ve bugün geldiği “bağımsız dijital” boyutunu bizzat yaşadın. Klasik gazete odalarından/akademiden, YouTube canlı yayınlarına ve Reportare gibi platformlara, şimdi Haftalık gibi benim de gözbebeğim olan internet sitesine kadar uzanan bu yolculukta, sence “gazeteci” tanımı genetiğinden neyi kaybetti, yerine neyi koydu?

Continue reading “Sinan Dirlik: “Herkes başkasının diktatörünü seviyor”” →

Şşş!|6 – Bavuldakiler

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (altı)

Gitmek, gelmek, gidememek, dururken kalamamak, gidip dönememek… Gideni özlemek, gidene seslenmek, gideni beklemek… “Git” ya da “kal” demek, diyememek… Bazan, kalanı, tam yanında duranı bile özleyecek ve dahi bekleyecek hâle düşmek… Ve daha bir dolu zıkkım!

“Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” bittiğinde tematik bir “KaçakRadyo” serisi başlayacak ve orada belli duygu ve durumlar üzerine daha çok konuşacağız ve muhtemeldir ki bu sularda yine kulaç atacağız. Ama biliyorsunuz ki, ilk paragrafta andığım mefhumlar başta edebiyat olmak üzere, bütün sanatların ezelden ebede etrafında pervane gibi döndükleri alevler…  

Continue reading “Şşş!|6 – Bavuldakiler” →

Şşş!|5 – Kapalı Zarf ya da…

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (beş)

Yasal Uyarı:
Alkol ve Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin
beşinci sayısı dostunuz değildir.

Ben üzerime düşeni yaptım ama yeterli gelmez belki diye dinamiti de ilk elden patlatayım ki, kaçan kaçsın, kalan kalsın. (Kaldı ki, bu en insaflı ve “temiz” yorumlardan biridir, sevildiğinizi bilin!)

Bu sayının bir başka başlığı olsa, ona “Melankoli” diyebilirdim. Bunu yaparken de gayet de sevimli görünürdüm. Daha dürüst olsaydım da, ilk şiirin arkasına saklanırdım. Çünkü bakar mısınız: 

Continue reading “Şşş!|5 – Kapalı Zarf ya da…” →

Şşş!|4 – Askıda sonbahar

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (dört)

Aslında Cesare Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”nda, sonrasında ise Albert Camus’nün daha farklı bir anlatımla söylediği bir şey vardır: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus aynı zamanda “Sisifos Söyleni”nde ölümü geciktirme uğraşını absürd bir çaba olarak nitelendiriyordu. 

(“Yaşamak” ve “yaşlanmak” konusunda bazı noktalara gelmeden önce, muhtemel bir yanlış anlamayı ortadan kaldırarak devam edeyim.) 

Continue reading “Şşş!|4 – Askıda sonbahar” →

Şşş!|1 – Haziran’da “lüküs” zor! 

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (bir)

Ruhun gıdası mıdır, anoreksiyası mı bilinmez ama müzik hayatımızda olmasa bırakın eksik kalmayı, tükenip gidebilirdik bile. Pandalar gibi can sıkıntısından sürekli yuvarlanıp durur, damlardan tepelerden düşerdik. Edebiyat olmasa, kesinlikle tükenirdik! Bu iki muazzam sanatın buluştuğu pek çok yer var: Müzikal film ya da oyunlar, operalar ve gündelik hayatımıza daha sık sızan şarkılar. 

Continue reading “Şşş!|1 – Haziran’da “lüküs” zor! “ →