Kaçak Radyo’nun, birkaç kez tekrarlanacak başlıklarından birindeyiz bu hafta ve yine bu haftanın şerefine burayı Şebnem Ferah’a boğmaktan hiçbir beis duymayacağımı da söyleyeceğim en başından. (Geçtiğimiz 24 Ekim’de, onunla Bursa Merinos Park’ta gerçekleşen vuslatımıza dair yazıyı da, konserde sırayla çaldığı şarkılardan oluşturduğum müzik listesi ve orada çektiğim fotoğraf ve videolarla birlikte 31 Ekim’de yayınlayacağım zaten. Ahey de ahey!)
“Cover Time” gibi, “No Cover No Cry” başlıklı bir sayımız da olacak ve ilkini 22 Kasım günü yayınlamayı planladığım o başlıkta da yine birkaç kez buluşacağız gibi geliyor bana. Başlığından anlayabileceğiniz ya da en azından işkillenebileceğiniz üzere, “hiç coverlanmasa daha iyi olacağını” düşündüğüm şarkıların orijinal ve biricik yorumlarına yer vermeye çalışacağım orada da…
Size hem “Terazinin Hüznü” adlı “muzır neşriyattan”, hem burçlardan ve muhtemelen onlar hakkındaki zerre umursamadığınız fikirlerimden, hem hayatın tuhaf terazisi ile şirazesinden hem de bağımsız bir başka “teraziden”, Deniz’den, denizden, Boğaziçi’nden, dalgadan, dalgalanan hikâyelerden, izden ve sürprizden, “bazan”dan ve “boşver”den, siyahtan ve yeşilden ve elbette İstanbul’dan bahsedeceğim bugün…
Ama önce bir başlayalım tabii, di mi?
Aynı şarkıyı bir de Fransızca ve Türkçe yorumlayan Candan Erçetin versiyonuyla ağırlayalım isterim önce… Hikâye yine aynı elbette…
“Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki…” Ahmet Telli
10 Ekim 2015 sabahı Ankara ve bütün memleket, cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en kanlı sabahlarından birine uyandı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce insan; emeği, eşitliği, insanca yaşamı ve hepsinden önemlisi barışı savunmak için başkentin göbeğinde bir araya gelmişti. Ancak halayların çekildiği, sloganların dostça yankılandığı o alan, iki canlı bombanın kendisini patlatmasıyla bir cehenneme çevrildi. IŞİD barbarlığının hedef aldığı şey sadece orada toplanan kalabalık değil, memleket insanının ısrarla yükselttiği bir arada yaşama iradesiydi.
Ne diyordu Orhan Pamuk, “Yeni Hayat” romanının ilk cümlesinde: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Bu kadar. Bu kadar basittir bazan. Hatta, çoğu zaman…
Bir adım yalnızca. O adımı nerede, neye attığınız fark etmez. Ve evet, bazan bir kitapla da olabilir bu. Okurken kendinizi çözdüğünüz. Bazan bir şarkıyla olur: Dinlerken kendinizi duyduğunuz. Bazan anlık bir iç çekiş, kısacık bir duraksama, bazan bir koku bile… Büyük kopuşlarda gürültü yoktur. İçeriden “tık” diye bir ses gelir yalnız. Anlarsınız.
Sabır, tahammül, sınır (limit) mülkü yıkılmıştır! Had aşılmış, bardak taşmıştır! Onca iyi niyete rağmen her sabah ısrarla göndere çekilen suistimal bayrağı da nihayet yırtılmış, takke düşüp kel görünmüş; ederi de üzerindeki çul ve çaput kadar olanın defteri bir güzel dürülmüştür.
Sezen Aksu, ömrü billah yazdığı şarkı sözlerini topladığı kitaba ne isim vermişti: “Eksik Şiir”. Ama bir televizyon programında Candan Erçetin’e konuk olduğunda ve bu kitaptan söz açıldığında, “Sen de bir şiir kitabında bunları toplamışsın,” dendiğinde şunları söylemişti: “Şiir değil o, şarkı sözü Candan’ım ya! Tabii dikkat ediyorum ‘şiire yakın’ dursun diye… Belki yazmaya kalkarsam onu beceririm bilmiyorum ama müzik cümlesiyle söz cümlesinin birbirini tamamlaması gerekiyor, o yüzden de tek başına şiir olması mümkün değil. Eksik kalıyor gerçekten, zaten o yüzden adını ‘Eksik Şiir’ koyduk onun (kitabın). Hatta bana o isim bile fazla geldi.”*
Sezen’in yazdığı şiir mi değil mi, fazla mı eksik mi, bir sonraki sayıda siz karar verirsiniz artık ama ben onun bu cümlelerinin içinden “Şiire Yakın” sözünü çekip aldım kendime bu bölümde.
Ve evet, bazen çenemi tutamayıp uzatıyorum lafı böyle ama önce bir başlayalım da sonra devam edelim yine…
Mevzubahis memleketteki kötülükler, karanlıklar ve çirkinlikler üzerine konuşmak olunca elimizi de dilimizi de korkak alıştırmıyoruz. Öyle olması da gerekir. Bu aslında daha güzelini hak ettiğimize inandığımız ve daha iyisini istediğimiz için verdiğimiz bir mücadele. Yoksa insan kendi evine kolay kolay düşman olmaz. Biz de düşman değiliz zaten!
Bizler; olumsuzluklardan ve karanlıklardan bahsedildiğinde, bunlar eleştirildiğinde “Ya sev ya terk et” diye höykürenlere inat, “Hayır, sevmediğimiz durumlar olduğunda da kalmaya devam edeceğiz” diyenleriz. Çünkü biz -üç gün sonra ve yokluğunda 72. yaşını kutlayacağımız, 19 Ocak 2027’de ise aramızdan haince alınışının 20. yılında anacağımız- Hrant Dink‘in söylediği gibi, “Yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardanız”. En azından, gücümüz yettiğince buna aday olanlardan.
Ancak gelin, memleketin güzelliklerinden bahsederken de aynı cömertliği sergileyelim. Çünkü burası her şeye rağmen göz alıcı ölçüde güzel bir yer. Sadece ikliminden, coğrafyasından, mutfağından, kültürel çeşitliliğinden taşmıyor bu güzellik, insanından da taşıyor bazan. Oran-orantıyı bilmem, matematiğe de aklım ermez zaten, bu yüzden azınlık mı çoğunluk mu tartışmasına girmeyeceğim. Az da olsa bazan, o azı çok görerek dinleneceğim. Velhasıl, burası güzel insanlar yaratma konusunda da maharetli ve bereketli bir topraktır. Hemen her alanda keşfedilmiş ya da keşfedilmemiş sayısız cevher barındırır içinde. Kirletmeye gönüllü bir dolu cani olsa da, bu toprağın harcı o güzel insanların ruhundaki, aklındaki, kalbindeki berraklıkla karılmıştır.
Ne mutlu bize ki, onların ennnn güzellerinden, en delilerinden, en dahilerinden, en kıymetlilerinden ve ennnnn şairlerinden birini ağırlayacağız bugün. Karşınızda, eşsiz Aysel Gürel.
Gün madem bugün, lafa hemen gireyim olanca şımarıklığımla:
Bugün, yaş 41 yani Can Bonomo’ya gelene kadar ne şarkılar ve şarkıcılar seçerdim, seçebilirdim buraya, değil mi? Ama bu sevgili çocuk daha ilk albümünün ilk şarkısı ve sanırım ilk klibiyle fena tavladı beni. O bıçkın tavrı ile tam da o vakitler ihtiyacım olan hissi yaşattı bana galiba. Şarkının orijinal hâlinde değil ama klipte olan “racon” şöyle bir yokladı önce ve sonra da sıra o müthiş girizgâha geldi: “Haydiiiii!”