Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü

Memlekette adalet denen şeyin sözde terazisi epeydir fizik kuralları veya evrensel hukuk normlarıyla değil, AKP’nin ihtiyaç duyduğu siyasi katsayılarla yapılıyor. (“Siyasi” derken bile tüylerim diken diken oluyor çünkü bu artık “siyaset” bile değil, baştan aşağı rezalet!) Bu uyduruk terazi, AKP kucağındaki hatta çeperindeki birileri tartılırken yerçekimini büküp kütleyi sıfırlıyor; muhalif, aykırı ya da sadece aklı başında bir ses aynı tartıya çıktığında ise birden tonlarca külçeye dönüşüyor. Kurşundan külçeye!


Bakınız: Bir tarafta, Borsa İstanbul koridorlarında fon oyunlarıyla milletin milyarlarını bir çırpıda yutanların, bizzat cumhurbaşkanının “Nefsine yenik düşmüş” şefkatiyle göz önünden “affını istemesi”; diğer tarafta ise lafını esirgemeyen, memleketin içinden geçtiği abesle iştigal hâli keskin bir mizahla deşifre eden gencecik bir komedyenin, Deniz Göktaş’ın, yüksek güvenlikli “kuyu tipi” hücrelerde aylarca yatması…

Bunları artık yalnızca muhalifler değil, AKP yandaşları bile sıradan yargı hataları, tuhaf idari kararlar ya da dönemsel siyasi gerilimlerin gereği diye nitelemekten vazgeçtiler. Kendi elleriyle yaptıkları anayasanın hemen her maddesi gibi “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesinin de fiilen rafa kaldırıldığı, ceza hukukunun partizan bir sopa haline getirildiği bu Siyasal İslâm pratiği, kendi müritlerince bile kolaylıkla tespit ediliyor çünkü artık. Kamu kaynaklarını ve ülkenin bütün birikimini pervasızca ve bütün gözler önünde yağmalayanlara gösterilen o müşfık, neredeyse mistik “nefis” hoşgörüsü; “utangaç diktatörün” ve onun tek kişilik iktidarının pek kırılgan egosunu mizahın estetiğiyle sarsanlara karşı yerini çok sert ve tavizsiz bir devlet otoritesine bırakabiliyor nedense.

Continue reading “Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü” →

Ferhat Kentel ile söyleşi

#Arşiv

Güncel birkaç yazı üzerine çalışırken, silinip gitmiş ve uzunca bir süre karanlık bir kuyuda uyuklamış geçmiş paylaşımlarını da hızlandırmayı ve kişisel arşivimin tamamını bu sayfada bir an evvel toplamayı hedefliyorum. Bunun bazı zorlukları oluyor elbette, ki bunlardan en önemlisi de zaman. Birçok metnin veya deşifrenin üzerinden yeniden geçmek ve neredeyse hepsini redakte etmek gerekebiliyor. Ama daha önemlisi, en yakını 13 yıl öncesine ait bu içeriklere güncel şerhler düşme ihtiyaç ya da zorunluluğu…

İnsan, değişiyor. Bundan gocunacak değilim. Bırakın “her devrin dilini” konuşmayı, “zamanın ruhu” gibi bir romantizmle bile düşüncelerimi eğip bükme ferasetsizliğine düşmemeye gayret ettim hep. Tabii insan aynı zamanda aldanabiliyor, aldatılabiliyor da. Bu, devletin içine kendi elleriyle, her istediklerini vererek yerleştirdikleri kadrolarla çıkar çatışmaları başlayınca “aldatıldık” diyenlerin yaptığı gibi bir yalan ve çarpıtmayla aklanmıyorsa, bir sorun teşkil etmez diye düşünüyorum. Bugünlerde yeniden kör topal ve bence eskisinden çok daha belirsiz, plansız ve şuursuz şekilde başlatılmaya çalışılan “açılım” girişimini ele alalım. İlk teşebbüs üzerine Eylül 2010’da kaleme aldığım “Namerdin ‘barış’ masası” başlıklı yazıyı yeniden yayına hazırlamaya çalışırken nasıl bir tongaya düştüğümüzü, düşürüldüğümüzü net bir biçimde gördüm. Aynı durum, bu söyleşide değindiğimiz “Ergenekon Davası” sürecinde de yaşandı. AKP’nin, “statüko” ve hatta “derin devlet” olarak nitelendirdiği yapıları ortadan kaldırmak gibi bir kaygısı olmadığını ve aslî amacın bunların kontrolünü ele geçirmek olduğunu yıllar içerisinde tecrübe ettik. Bakınız, kendilerine yönelik olarak açılan “kapatma davası” esnasında feveran edip çok geçmeden DTP (sonra BDP, sonra HDP ve bugün Dem Parti) hakkında aynı dava açıldığında büründükleri kılıksızlık da AKP’ye dair çok işaret veriyormuş aslında. Ama bu ülkenin ve burada yaşayan barış yanlısı insanların ezeli hasreti olan eşit yurttaşlık ideali konusunda o kadar heyecanlanmıştık ki, tüm tereddütlerimize ve kafa karışıklığımıza rağmen umutlanmadan edememiştik.

Değişim, yanılgı, tuzak, hayal kırıklığı ya da başka bir dolu şey… Bugün belki bambaşka değerlendirebileceğimiz, farklı yanlarına bakabileceğimiz tecrübeler… Arşiv, bazan her şeyi daha iyi kavramamızı sağlayan işaretler koyabiliyor önümüze. En çok da bu nedenle değerli buluyorum dönüp geçmişe bakmayı. “Bilgelik, kendi aptallığından sağ çıkmanın ödülüdür,” demiş Brian Rathbone. Bilgelik makamına henüz erişememiş olsak bile, hem daha sağduyulu hem de daha temkinli davranmayı öğrendiğimize inanıyorum.

Söyleşiyi yeniden okurken, çok özlediğimi fark ettiğim Ferhat Kentel’e mahsus selam ederim…

E.D., Aralık’24 – Çanakkale

Continue reading “Ferhat Kentel ile söyleşi” →