#Arşiv
Herhangi bir vakit tanrıya inanıp da sonradan vazgeçmiş değilim. Dinler, en başından beri, yazılmış iyi masalların gölgesinde kalmış vasat masal taklitlerinden öte bir anlam ifade etmedi benim için. Konuya vakıf olmadığımdan değil, aksine enikonu bilgi sahibi olduğum için reddettim tanrıyı ve onun türlü yollarla “gönderdiği” iddia edilen dinleri. Fakat, yine de orada beni anlatı bakımından suyuna çeken şeyler olmadı değil. Evet, çoğunlukla vasattı ama zaman zaman ilgi de uyandırabiliyordu. Yolun ve hikâyenin başında, benim diyen tek tanrılı dinleri bin bir eteğinde keyifle sallayacak olan mitoloji sözkonusu olduğunda ise, keyfim ve iştahım daha da kabarıyordu. Velhasıl, tanrıyla ve dinlerle eğlenmeyi, oradaki içerikle oyunlar oynamayı ezelden beri seviyorum. Yazdıklarımda bunun sayısız örnekleri de vardır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”, “Gordion Düğümü” ya da “İnsana yenilen Eros” gibi.
Hrant Dink‘in doğum günü vesilesiyle, 2008 yılının Ocak ayında yazdığım “Fırat’ın adı” yazısına yer vermek istedim. Kıymetini bilemediğimiz Hrant’ın, gidişiyle bile bize öğretmekten hiç vazgeçmediği görkemli hayatına, kişiliğine ve mücadelesine sonsuz saygıyla.
İyi ki doğdun, Ahparig!
E.D., Eylül ’24 – Grünberg

“… ve Yehova, ‘Bunların hepsi tek kavim’ dedi. ‘Konuşacakları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların: Birbirlerini anlayamaz olsunlar’… Ve Ademoğulları, kentlerini kuramadılar… Oraya, ‘BABİL’ dendi… BABİL, yani ‘karışıklık’…”