Şşş!|3 – Kırkıncı Kapı

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (üç)

Başlıktan işkillenmeyenleri de bizzat uyarayım en baştan: Ben zaten bu sayıyı en çok da kendime hazırladım. Bakmayın “kırkıncı kapı” yazdığına, gitgide zayıflayan hafızama rağmen samimiyetle sayabildiğim kadarıyla, içinde bir süre barındığım tam elli üç kapı aralamışım bugüne kadar. (Ekistıralar hariçtir.) Halen göçebe olduğuma bakılırsa tam da yerleşememişim demektir ama… Olsun! Ben zaten…

Velhasıl dostlar, bu “playlist” kırkıncı kapıya değil, kırkıncı yaşın kapısına… Şey demek için biraz da: “‘İyi ki’ mi bilmem ama iyi bile geldin lan Emre, aferin sana!”

Continue reading “Şşş!|3 – Kırkıncı Kapı” →

Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (iki)

Onu bir şairden, sadece güfte olarak değil, beste olarak yazdıklarını ve dahi yorumlarını da şiirden ayırmak büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk olur. Hem zaten, “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” bittikten sonra bu seri yine devam edecek olursa onu tekrar tekrar ağırlayacağımız aşikârdır. Bu yılın Temmuz ayında 71. yaşını kutladı Sezen Aksu ama ben onun yaşını ilk kırkbeşliğini çıkardığı yıldan, 1975’ten başlatacağım. Onu o güne taşıyan yıllara saygısızlık değil bu, bilâkis, o yılları, adeta yeniden doğmak için ilmek ilmek örmesine duyduğum saygıdan.

Continue reading “Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”” →

Şşş!|1 – Haziran’da “lüküs” zor! 

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (bir)

Ruhun gıdası mıdır, anoreksiyası mı bilinmez ama müzik hayatımızda olmasa bırakın eksik kalmayı, tükenip gidebilirdik bile. Pandalar gibi can sıkıntısından sürekli yuvarlanıp durur, damlardan tepelerden düşerdik. Edebiyat olmasa, kesinlikle tükenirdik! Bu iki muazzam sanatın buluştuğu pek çok yer var: Müzikal film ya da oyunlar, operalar ve gündelik hayatımıza daha sık sızan şarkılar. 

Continue reading “Şşş!|1 – Haziran’da “lüküs” zor! “ →

Demet İskeçeli: Dili yanlış kullanırsan kıyamet kopmaz ama…


Dil… Varlığıyla, yokluğuyla, yarasıyla bizi biz yapan şeylerden biri neresinden baksak. Hiç azımsamayın, çünkü çoğunlukla en önemlisi. Anadili için, o dili yaşamlarının her alanında özgürce kullanabilmek için mücadele veren bir dostumdan içime işleyen bir şey duymuştum bir gün. “Anadil bir organdır!” demişti. Etkileyiciydi, evet ama henüz benim açımdan bir tecrübe imbiğinden süzülmemişti. Dilini bilmediğim bir yerde uzun süre yaşayınca daha net anladım bunu. Ellerim yokmuş gibi hissetmiştim çünkü… Gözlerim, kulaklarım, ayaklarım…

Continue reading “Demet İskeçeli: Dili yanlış kullanırsan kıyamet kopmaz ama…” →

Eylülün Sesiyle ya da 29 > 12

#Arşiv

Belki derman bulamadım, belki de bir sebebi yoktu. Aynı günler geçmişin değil, bugünün sancılarıyla cebelleşiyorduk. Aslında, geçmişin yarattığı bugünün sancılarıyla demek daha doğru. Bu arşiv yazısını 12 Eylül günü paylaşamadım. Ama günün ne önemi var? Nasılsa, darbe devam ediyor!

E.D., Eylül ’24 – Grünberg


Baylar! Bin dokuz yüz seksen beşteyiz!

Bu dünyaya böyle yanlış doğmak, hazırlıksız düşmek, ‘ters gelmek’ can sıkıcı bir şeydir baylar! Ama öte yandan bu dünyaya bunca can sıkıcı yollardan düşmenin ağırlığı ve neredeyse doğuştan gelen bilgeliğiyle birlikte, tuhaf, hatta çoğu zaman komik bir hafifliği ve güzelliği de vardır. Belki de yazar tam da böylesi bir hâli anlatmak için yapmıştır “Varolmanın dayanılmaz hafifliği” tanımını. Bu dünyada yaşayan herkes öyle kolayından var olamaz ve işte o hafiflik de ancak var olabilmeyi göze alanlarda vardır. Öyle bakmayın, nedenini nasılını sorgulamayın,“Peki işe yarıyor mu?” gibi saçma bir soru sormayın, adamın da asabını bozmayın baylar! Siz önce şunun cevabını verin: “Siz Ruhi bey, nasılsınız?” Ve hatta, nedensiniz?

Continue reading “Eylülün Sesiyle ya da 29 > 12” →

Uzun bir Cumartesi takvimi: İşaretle!

#Arşiv 
 
Zaman açısından düşününce uzak gibi geliyor 13 yıl evvel yazılmış bir yazı. Çok uzak bir DÜN gibi. Cumartesi Anneleri ise bundan 29 yıl evvel oturmuşlar Galatasaray Meydanı’na.  

Yazdığım birçok şeyle birlikte kaybettim ve “hayatımın en mutlu günlerinden” sayabileceğim yakın bir vakitte buldum bu yazıyı. Sızı hâlâ taze, devri daim… Eski dost Evrim Kepenek ve yeni yoldaş Hikmet Adal sağ olsunlar, “BiaMag”da bugün yer verdiler.  

Bianet, ilk yazımı 2008’de yayınlayan gözbebeğimdir benim. Akıl baliğ oldukça, yazan elim işledikçe, nefes ve heves canda durdukça orada var olmaya devam etmek isterim.  

Buyursunlar…  

* 

Continue reading “Uzun bir Cumartesi takvimi: İşaretle!” →