A pair of shoes, belonging to a street vendor who was selling Turkish traditional bagel or simit, is placed at the bombing scene during a commemoration for the victims of Saturday’s bomb blasts, in Ankara, Turkey, October 12, 2015. REUTERS/Umit Bektas
Bir tren istasyonu çöktü Sırbistan’da ve 15 kişi hayatını kaybetti. Bu faciayla ilgili soruşturmalar sürerken, sadece olayla ilgili ihmaller değil başka bir dolu şey de saçıldı ortalığa. Hükümetin çeşitli yolsuzlukları ve hatta hükümet olmalarını sağlayan seçimlerde başvurdukları usulsüzlüklerle ilgili… Ülkenin başkenti Belgrad’ta yüz bini aşkın kişi indi meydanlara. Bir tek vaka ve 15 can için!
Daha bir gün geçmedi ki, Balıkesir’de patlayıcı imâl eden bir fabrikada korkunç bir iş cinayeti yaşandı ülkemizde: Tamamı 45 yaşın altında 11 yurttaşımız hayatını kaybetti bu katliamda. Her biri insanlık dışı koşullarda çalışan, çalışmaya mecbur bırakılan canlarımız. Kızmayın ama belki de bizim ülkemizde insanlarımızı kurban verdiğimiz en “basit” olaylardan biri bile diyebiliriz bunun için. Dolayısıyla biz de üstümüze düşeni yapıp bol bol “tweet” attık ve ertesi gün daha da uzun bir süre hep beraber insanlık dışı koşullarda yaşayacağımızı “müjdeleyen” o haber geldi. Yeni asgari ücret açıklandı: 22.104 TL. Küsürât olsun diye en sona yerleştirilmiş o rakam var ya hani, iktidar, kıymetimizi bize bir kere de böyle tebliğ etti. Sonuç? Sonuç ne olsun: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ kimimiz tweet attık.” (Bağışla, Orhan Veli.)
Güncel birkaç yazı üzerine çalışırken, silinip gitmiş ve uzunca bir süre karanlık bir kuyuda uyuklamış geçmiş paylaşımlarını da hızlandırmayı ve kişisel arşivimin tamamını bu sayfada bir an evvel toplamayı hedefliyorum. Bunun bazı zorlukları oluyor elbette, ki bunlardan en önemlisi de zaman. Birçok metnin veya deşifrenin üzerinden yeniden geçmek ve neredeyse hepsini redakte etmek gerekebiliyor. Ama daha önemlisi, en yakını 13 yıl öncesine ait bu içeriklere güncel şerhler düşme ihtiyaç ya da zorunluluğu…
İnsan, değişiyor. Bundan gocunacak değilim. Bırakın “her devrin dilini” konuşmayı, “zamanın ruhu” gibi bir romantizmle bile düşüncelerimi eğip bükme ferasetsizliğine düşmemeye gayret ettim hep. Tabii insan aynı zamanda aldanabiliyor, aldatılabiliyor da. Bu, devletin içine kendi elleriyle, her istediklerini vererek yerleştirdikleri kadrolarla çıkar çatışmaları başlayınca “aldatıldık” diyenlerin yaptığı gibi bir yalan ve çarpıtmayla aklanmıyorsa, bir sorun teşkil etmez diye düşünüyorum. Bugünlerde yeniden kör topal ve bence eskisinden çok daha belirsiz, plansız ve şuursuz şekilde başlatılmaya çalışılan “açılım” girişimini ele alalım. İlk teşebbüs üzerine Eylül 2010’da kaleme aldığım “Namerdin ‘barış’ masası” başlıklı yazıyı yeniden yayına hazırlamaya çalışırken nasıl bir tongaya düştüğümüzü, düşürüldüğümüzü net bir biçimde gördüm. Aynı durum, bu söyleşide değindiğimiz “Ergenekon Davası” sürecinde de yaşandı. AKP’nin, “statüko” ve hatta “derin devlet” olarak nitelendirdiği yapıları ortadan kaldırmak gibi bir kaygısı olmadığını ve aslî amacın bunların kontrolünü ele geçirmek olduğunu yıllar içerisinde tecrübe ettik. Bakınız, kendilerine yönelik olarak açılan “kapatma davası” esnasında feveran edip çok geçmeden DTP (sonra BDP, sonra HDP ve bugün Dem Parti) hakkında aynı dava açıldığında büründükleri kılıksızlık da AKP’ye dair çok işaret veriyormuş aslında. Ama bu ülkenin ve burada yaşayan barış yanlısı insanların ezeli hasreti olan eşit yurttaşlık ideali konusunda o kadar heyecanlanmıştık ki, tüm tereddütlerimize ve kafa karışıklığımıza rağmen umutlanmadan edememiştik.
Değişim, yanılgı, tuzak, hayal kırıklığı ya da başka bir dolu şey… Bugün belki bambaşka değerlendirebileceğimiz, farklı yanlarına bakabileceğimiz tecrübeler… Arşiv, bazan her şeyi daha iyi kavramamızı sağlayan işaretler koyabiliyor önümüze. En çok da bu nedenle değerli buluyorum dönüp geçmişe bakmayı. “Bilgelik, kendi aptallığından sağ çıkmanın ödülüdür,” demiş Brian Rathbone. Bilgelik makamına henüz erişememiş olsak bile, hem daha sağduyulu hem de daha temkinli davranmayı öğrendiğimize inanıyorum.
Söyleşiyi yeniden okurken, çok özlediğimi fark ettiğim Ferhat Kentel’e mahsus selam ederim…
Belki derman bulamadım, belki de bir sebebi yoktu. Aynı günler geçmişin değil, bugünün sancılarıyla cebelleşiyorduk. Aslında, geçmişin yarattığı bugünün sancılarıyla demek daha doğru. Bu arşiv yazısını 12 Eylül günü paylaşamadım. Ama günün ne önemi var? Nasılsa, darbe devam ediyor!
E.D., Eylül ’24 – Grünberg
Baylar! Bin dokuz yüz seksen beşteyiz!
Bu dünyaya böyle yanlış doğmak, hazırlıksız düşmek, ‘ters gelmek’ can sıkıcı bir şeydir baylar! Ama öte yandan bu dünyaya bunca can sıkıcı yollardan düşmenin ağırlığı ve neredeyse doğuştan gelen bilgeliğiyle birlikte, tuhaf, hatta çoğu zaman komik bir hafifliği ve güzelliği de vardır. Belki de yazar tam da böylesi bir hâli anlatmak için yapmıştır “Varolmanın dayanılmaz hafifliği” tanımını. Bu dünyada yaşayan herkes öyle kolayından var olamaz ve işte o hafiflik de ancak var olabilmeyi göze alanlarda vardır. Öyle bakmayın, nedenini nasılını sorgulamayın,“Peki işe yarıyor mu?” gibi saçma bir soru sormayın, adamın da asabını bozmayın baylar! Siz önce şunun cevabını verin: “Siz Ruhi bey, nasılsınız?” Ve hatta, nedensiniz?