Sol bitmedi.
Sadece başka bir dünyada, başka bir dilde konuşuyor artık.
Bu metin, o dilin şifrelerini çözüyor.
Sevgili Beyza Dut, çağımızın en karmaşık tartışmalarından birine — “solun kimlikten popülizme evrilişi” meselesine — berrak ve cesur bir bakış getiriyor.
Onun kaleminde tarih, siyaset ve vicdan birbirine dokunuyor; duygusal değil, düşünsel bir sorgulama hâline dönüşüyor.
Bu kıymetli makaleyi sadece bu sayfada okuyacak olmanız nedeniyle büyük bir heyecan ve onur duyuyorum. İncelikli, sürprizli ve cömert merhabasına aynı içtenlikle karşılık vererek, değerli arkadaşımın makalesiyle sizleri baş başa bırakıyorum.
Teşekkürler Beyza. Bu çağda hâlâ düşünmenin mümkün olduğunu hatırlattığın için.
E.D., Ekim ’25

Sol’un Dönüşümü: Sınıftan Kimliğe, Kimlikten Popülizme
Trump çağında solun yeniden doğacağını kim tahmin ederdi?
ABD’de sağ, liberal, muhafazakâr her kim varsa “woke” tartışmalarıyla meşgulken, solun kendisi bir kez daha kendi varlık nedenini hatırlamaya çalışıyor: Adalet mi? Eşitlik mi? Yoksa yalnızca mağdurları savunmak mı?
Bugün “sol” dediğimizde artık kimse 19. yüzyıl fabrikalarındaki işçileri, sendika salonlarındaki tartışmaları ya da Marx’ın ekonomik tahayyülünü düşünmüyor. Bunun yerine aklımıza kimlikler geliyor: LGBT+ hakları, ırkçılıkla mücadele, Filistin’e destek, iklim adaleti…
Hepsi değerli, hepsi insani; ama bu geçişin politik anlamı çok derin: Sol, sınıftan kimliğe evrildi. Ve belki de bu evrimin bedelini yine kendisi ödüyor.
Fransa’dan başlayan yolculuk
Solun hikâyesi bir mekânla başlamıştı: 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kralcıların sağda, devrimcilerin solda oturmasıyla. “Sol” o günden beri statükoya karşı olanın adı oldu. 19. yüzyılda emekçi sınıfların sözcüsüydü; 20. yüzyılda anti-emperyalist hareketlerle birleşti. 1960’ların Latin Amerika’sında, 1970’lerin Türkiye’sinde ve 1980’lerin Avrupa’sında “sol” dendi mi, akla sömürüye karşı duran örgütlü bir sınıf mücadelesi gelirdi.
Continue reading “Yeni Trend: Popülist Sol”