Kimlik demişken…

Zaman zaman bazı metinler, yalnızca içerikleriyle değil, cesaret ettikleri sorularla da kıymet kazanır. Beyza Dut’un bu yazısı da onlardan biri. Kimlik, din, yurttaşlık ve cumhuriyet gibi konular üzerine düşünmek, her dönemde zor; çünkü bu kavramların etrafında tarih, ideoloji, inanç ve kişisel deneyimler birbirine karışır. Ancak tam da bu karmaşıklığıyla yüzleşmek, “çoğul bir düşünme biçimi”nin ilk adımıdır.

Beyza Dut, burada kimlik siyasetinin ötesine geçen, daha derin bir “sorumluluk etiği” çağrısında bulunuyor. Metin boyunca Cumhuriyet’i bir kopuştan çok, kümülatif bir öğrenme süreci olarak yorumlarken; devlet, toplum ve birey arasındaki o eski gerilimi yeniden tartışmaya açıyor. Her satırında, yüzleşmenin rahatsız edici ama iyileştirici gücü hissediliyor.

Kimi tespitlerine katılmıyor olabilirim — hatta bazı bölümlerde tartışmaya açılmayı hak eden güçlü iddialar var. Fakat bu yazının asıl değeri, tam da o tartışmayı mümkün kılmasında. Çünkü düşünce, yalnızca mutabakatla değil, dürüstçe konuşulabilen farklılıklarla olgunlaşır.

Bu nedenle ben de, kendi yorumlarımı sonraya saklayarak sözü Beyza’ya bırakıyorum.
Şimdilik diyabileceğim şu ki, onun kaleminden çıkan bu metin, hepimize aynı soruyu hatırlatıyor bence:

“Kimliklerimiz bizi birbirimize karşı mı, yoksa birbirimize karşı sorumlu mu kılacak?”

E.D., Kasım ’25


Kimlik, bugün sık sık hem savunulduğu hem de suçlandığı bir kavram haline geldi. “Ben neyim?” sorusu kişisel bir varoluş meselesiyken, toplumsal düzeyde kimlikler- ulus, din, mezhep, etnik aidiyet, sınıf, cinsiyet- siyasetin ve gündelik hayatın anahtar söylemlerine dönüştü. Bu dönüşümün iki tarafı var: bir yandan kimlik, aitlik ve dayanışma sağlar; öte yandan yaşamın dinamizmini, bireysel değişimi ve ortak insanlığı köreltme riski taşır. Ancak kimlik vurgusunun sınırlarını ve tehlikelerini de açıkça görmeliyiz.

Kimlik vurgusunun riskleri göz ardı edilmemeli. Eğer kimliklerimiz “yaşarken dondurulacak” ya da “ölürken mumyalanacak” kadar kutsal şekilde statik kabul edilirse o zaman bu yaklaşım yaşamın dinamizmini, deneyimlerin dönüşümünü ve bireysel benzersizliği tehlikeye atar. Kimliğe bu kadar kati muamele, biricikliğimizi ve yaşamın sürekli değişen doğasını köreltir; insan olmanın pratik serbestliğini sınırlar. Öte yandan kimliklerin aşırı merkeziyetçi bir biçimde vurgulanması, düşünceyi değer odaklı, kutuplaştırıcı bir zemine çekebilir: hangi değer özel, hangisi geneldir; hangisi bağışlanır, hangisi kınanır- bütün bu sorular, kimlik merkezli düşünme tarzıyla araçsallaşmaya ve zihni bulandırmaya açıktır.

Continue reading “Kimlik demişken…” →

Yeni Trend: Popülist Sol

Sol bitmedi.
Sadece başka bir dünyada, başka bir dilde konuşuyor artık.
Bu metin, o dilin şifrelerini çözüyor.

Sevgili Beyza Dut, çağımızın en karmaşık tartışmalarından birine — “solun kimlikten popülizme evrilişi” meselesine — berrak ve cesur bir bakış getiriyor.

Onun kaleminde tarih, siyaset ve vicdan birbirine dokunuyor; duygusal değil, düşünsel bir sorgulama hâline dönüşüyor.

Bu kıymetli makaleyi sadece bu sayfada okuyacak olmanız nedeniyle büyük bir heyecan ve onur duyuyorum. İncelikli, sürprizli ve cömert merhabasına aynı içtenlikle karşılık vererek, değerli arkadaşımın makalesiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Teşekkürler Beyza. Bu çağda hâlâ düşünmenin mümkün olduğunu hatırlattığın için.

E.D., Ekim ’25


Trump çağında solun yeniden doğacağını kim tahmin ederdi?
ABD’de sağ, liberal, muhafazakâr her kim varsa “woke” tartışmalarıyla meşgulken, solun kendisi bir kez daha kendi varlık nedenini hatırlamaya çalışıyor: Adalet mi? Eşitlik mi? Yoksa yalnızca mağdurları savunmak mı?

Bugün “sol” dediğimizde artık kimse 19. yüzyıl fabrikalarındaki işçileri, sendika salonlarındaki tartışmaları ya da Marx’ın ekonomik tahayyülünü düşünmüyor. Bunun yerine aklımıza kimlikler geliyor: LGBT+ hakları, ırkçılıkla mücadele, Filistin’e destek, iklim adaleti…
Hepsi değerli, hepsi insani; ama bu geçişin politik anlamı çok derin: Sol, sınıftan kimliğe evrildi. Ve belki de bu evrimin bedelini yine kendisi ödüyor.

Solun hikâyesi bir mekânla başlamıştı: 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kralcıların sağda, devrimcilerin solda oturmasıyla. “Sol” o günden beri statükoya karşı olanın adı oldu. 19. yüzyılda emekçi sınıfların sözcüsüydü; 20. yüzyılda anti-emperyalist hareketlerle birleşti. 1960’ların Latin Amerika’sında, 1970’lerin Türkiye’sinde ve 1980’lerin Avrupa’sında “sol” dendi mi, akla sömürüye karşı duran örgütlü bir sınıf mücadelesi gelirdi.

Continue reading “Yeni Trend: Popülist Sol” →