Sinan Dirlik: “Herkes başkasının diktatörünü seviyor”

Bazı insanlar vardır; bu memleketin bitmek bilmeyen gürültüsünde, o her kafadan bir sesin çıktığı enformasyon çöplüğünde sesini hiç yükseltmeden en derindeki hakikati fısıldarlar. Onlar binalar yıkılırken, hayatlar un ufak olurken ya da birileri sadece kendi “tık”ının ve algoritmasının peşinde koşarken, gözünü hikâyeden, kalbini ise insandan ayırmayanlardır. İşte benim için Sinan Dirlik, tam olarak bu çorak coğrafyanın ortasında ansızın kapısı aralanmış bir sığınak ve her şeyden önce çok kıymetli bir yol arkadaşı.

Onu ekranlarda, Reportare’nin o hafızayı taze tutan derinlikli yazılarında ya da YouTube’un  kendine has dünyasında “Gece Sohbetleri”yle insanlara yoldaşlık ederken izliyorsunuz çoğunuz. Ama Sinan’ı sadece bir gazeteci, bir iletişim akademisyeni ya da başarılı bir yayıncı olarak tanımlamak ona haksızlık olur bence. O, bu ülkenin en ücra, en kimsesiz köşesinde canı yanan birinin sesini duyduğunda kendi canı acıyan; sokağın, geçim derdinin, yasın ve dayanışmanın o saf, namuslu dilini hiç kaybetmeyen bir hakikat işçisidir zira. Akademiye de sığmadı, geleneksel medyanın o parıltılı ama prangalı odalarına da… Kendi yolunu, kendi kabilelerini kurdu (kimine ben de katıldım); her gece kameranın karşısına geçtiğinde o mikrofonu aslında toplumsal travmalarımızın yarasına basılan bir merhem gibi kullandı.

Bu kez Kaçak Kat’ta, o hep gıptayla baktığım şahane aklını ve kelimelerini benim sorularımın karşısına koydu Sinan. Ama biz bu sefer sadece teknik olarak değişen medyayı, dünyadaki yeni iletişim yöntemlerini ya da yapay zekayı konuşmadık. Sermayeden kaçarken kitlelerin beğenisine rehin düşme tehlikesini, “hak odaklı” kalabilmenin o ağır faturasını ve bu kadar deliliğin ortasında insan kalabilmenin ahlaki formüllerini didikledik.

Sözü uzatmayayım; kalemine, sesine ve en çok da o hiç eskimeyen dostluğuna hayran olduğum Sinan Dirlik’i ağırlamaktan gurur duyuyorum burada. O bin kere “Estağfurullah” dese, ben bin bir kere “Eyvallah” diyeceğim. Bakalım, kim kazanacak sonunda!

İyi ki varsın Sinan. Söz sende şimdi:

E.D., 25 Haziran ’26.


SİNAN DİRLİK SÖYLEŞİSİ | 1. Bölüm

EMRE DURSUN: Sinan, öncelikle çok teşekkür ederim bu söyleşi teklifini kabul ettiğin için, ne kadar onur ve heyecan duyduğumu yukarıda uzun uzun anlattım zaten, seni daha fazla şımartmak istemiyorum. (İstesem de başaramam.) Şöyle başlamak isterim izninle: Sen mesleğin mutfağını gördün, akademik teorisinin içinden bir güzel geçtin ve bugün geldiği “bağımsız dijital” boyutunu bizzat yaşadın. Klasik gazete odalarından/akademiden, YouTube canlı yayınlarına ve Reportare gibi platformlara, şimdi Haftalık gibi benim de gözbebeğim olan internet sitesine kadar uzanan bu yolculukta, sence “gazeteci” tanımı genetiğinden neyi kaybetti, yerine neyi koydu?

Continue reading “Sinan Dirlik: “Herkes başkasının diktatörünü seviyor”” →

Size ne kadar lâzım?

A pair of shoes, belonging to a street vendor who was selling Turkish traditional bagel or simit, is placed at the bombing scene during a commemoration for the victims of Saturday’s bomb blasts, in Ankara, Turkey, October 12, 2015. REUTERS/Umit Bektas

Bir tren istasyonu çöktü Sırbistan’da ve 15 kişi hayatını kaybetti. Bu faciayla ilgili soruşturmalar sürerken, sadece olayla ilgili ihmaller değil başka bir dolu şey de saçıldı ortalığa. Hükümetin çeşitli yolsuzlukları ve hatta hükümet olmalarını sağlayan seçimlerde başvurdukları usulsüzlüklerle ilgili… Ülkenin başkenti Belgrad’ta yüz bini aşkın kişi indi meydanlara. Bir tek vaka ve 15 can için!

Daha bir gün geçmedi ki, Balıkesir’de patlayıcı imâl eden bir fabrikada korkunç bir iş cinayeti yaşandı ülkemizde: Tamamı 45 yaşın altında 11 yurttaşımız hayatını kaybetti bu katliamda. Her biri insanlık dışı koşullarda çalışan, çalışmaya mecbur bırakılan canlarımız. Kızmayın ama belki de bizim ülkemizde insanlarımızı kurban verdiğimiz en “basit” olaylardan biri bile diyebiliriz bunun için. Dolayısıyla biz de üstümüze düşeni yapıp bol bol “tweet” attık ve ertesi gün daha da uzun bir süre hep beraber insanlık dışı koşullarda yaşayacağımızı “müjdeleyen” o haber geldi. Yeni asgari ücret açıklandı: 22.104 TL. Küsürât olsun diye en sona yerleştirilmiş o rakam var ya hani, iktidar, kıymetimizi bize bir kere de böyle tebliğ etti. Sonuç? Sonuç ne olsun: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ kimimiz tweet attık.” (Bağışla, Orhan Veli.)

Continue reading “Size ne kadar lâzım?” →