Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?

O, artık bu sayfanın misafiri değil, en güçlü ortaklarından biri. Bu nedenle belki de hiçbir girizgâha kalkışmadan şunu söylemem yeterli olabilirdi: Ey ahali, uyanık olun, mekânın sahibi geldi!

Yine de birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim: Toplumun “tek doğru” sanısıyla ördüğü kalıpların arasından geçerek, insan yaşamının kırılgan, çok yönlü ve bazen de zorunlu olarak “alternatif” akışlarını görünür kılan bu güçlü metin tartıştığı meselelerin yanı sıra; yazarının o karakteristik imzasının taçlandığı yakınlığıyla da bizi yine ilk elden suyun içine çekiyor.

Sevgili Beyza Dut bu makalesinde aileden devlete, cemaatten medyaya kadar uzanan görünür–görünmez tüm bağları yeniden sorgulatırken; sosyal ağların koruyucu olduğu kadar dışlayıcı, dayanışmanın kapsayıcı olduğu kadar hiyerarşik, “normal” addedilen yaşamın ise çoğu zaman kırılgan ve parantezli olduğunu hatırlatıyor.

Bu yazı, birlikte yaşama pratiğini romantize etme tuzağına düşmeden ailesinin çatlaklarında kaybolan, bir cemaati terk ettiğinde dışlanan, dayanışma ağlarının dışında kaldığı için hayatta kalma stratejilerini kendi sezgisiyle kurmak zorunda kalan insanların sessiz gerçekliğini anlatıyor.

“Mekânın sahibi”, kendi teorik izleğini tutarlı bir biçimde kurarken bizi de tartışmaya iştahlandırmayı istikrarla sürdürüyor.

Söz, yeniden Beyza Dut‘ta… İyi ki!

E.D., Kasım’25


Toplumsal normlar, bireyleri belirli yaşam tarzları ve davranış kalıpları üzerinden değerlendirerek bazılarını dışarıda bırakma eğilimi taşır. Bu süreç, bireyin kendi benliği ile toplumun beklentileri arasında bir gerilim yaratır; söz konusu gerilim çoğu kez korku, kaygı ve uyumsuzluk hissi olarak açığa çıkar.

Toplumsal bağlardan söz ederken çoğu zaman gözden kaçan kritik bir varsayım; herkes için sabit, otonom işleyen, kesin ve tekil bir toplum yapısı varmış gibi konuşulması; sanki hepimiz aynı düzene, aynı aile yapısına, aynı yaşam biçimine, fiziksel, zihinsel ya da ruhsal düzeyde aynı “gerçeklik sistemine” dahilmişiz gibi…

Kimileri için aile gerçekten bir dayanaktır; kimileri içinse bir tür çatlaklar ağıdır. Bazı toplumlarda dayanışma güçlüdür; bazılarında görünmez rekabetler, kıyaslamalar, tarihsel yükler dayanışmanın yerini alır. Kimi insanlar için sosyal bağ bir güvenlik duvarıdır; kimileri içinse tehlikenin ya da dışarıda bırakılmanın ta kendisidir.

Continue reading “Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?” →

Deniz Ağraz: Varsa bir borcum, Avustralya’ya değil, Aborjinlere

Göçmenlik deneyimi çoğunlukla bir çelişkiler yumağıdır. Bir yanda özlem, bir yanda uyum sağlama çabası. Bir yanda, ne kadar çarpıcı olsa da yaşanmış olan geçmişin sıcaklığı, diğer yanda geleceğin belirsizliği… “Göçmen”, bu ikilemler arasında sıkışıp kalmış bir yolcudur. Eğer varsa kimliği de bu ağır yükü olup çıkar… Çünkü kimlik sadece bir pasaport ya da vatandaşlık belgesi değildir; o, insanın insan olarak içinde taşıdığı bir hikâyedir. Göçmenlik zaman zaman kimliği parçalara ayırır. Bir yanda “oradan” olmanın getirdiği aidiyet, diğer yanda “burada” olmanın dayattığı yabancılık. Göçmen, bu iki dünya arasında gidip gelirken, kendini ne tam burada ne de tam orada hisseder.

Öyle ya da böyle, bir yandan özgürleştirici, diğer yandan yalnızlaştırıcı bir halin içerisinde seyreder göçmen ve kendi kimliğini yeniden inşa etmek zorunda kalır. Peki, bu inşa sürecinde neler kaybolur, neler kazanılır? Bunları da konuşalım…

Türk asıllı Avustralyalı Deniz Ağraz’la konuştuk. Deniz, yıllardır Avustralya’da yaşayan bir göçmen. “Göçmenlik ve kimlik” üzerine orada çalışmalar yürüten bir yazar ve öğretmen. 6 Şubat 2023 tarihinde Türkiye’de yaşanan depremlerin ardından Avustralyalı göçmenlerle yaptığı etkinliklerden elde ettiği gelirleri depremzede ailelere bağışlamış. Filistin meselesinde de kendi ülkelerinde “göçmen” haline getirilmiş Aborjin’lerin mücadelesinde de bir Türkiyeli göçmen olarak Avustralya’daki göçmen siyaseti konusunda da sorumlu hissediyor kendini.

Continue reading “Deniz Ağraz: Varsa bir borcum, Avustralya’ya değil, Aborjinlere” →