Sebahat Tuncel, benim hayatımda ilk oy verdiğim insandır ve sadece bu nedenle bile önemliydi benim için. Ama onun Türkiye politikasındaki varlığının kudreti ve önemi de asla yadsınamaz. Kısa süre önce duyurduğum “Arşiv” paylaşımlarına da onunla yaptığım bu röportaj ile başlamak istedim. Bu “uzaktan” söyleşiyi yeniden okurken, onun gibi zihinlere ne kadar ihtiyacımız olduğunu yeniden fark ettim. Sebahat Tuncel, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay ve tüm siyasi tutsaklara özgürlük çağrımızı her gün, her yerde dillendirelim, onları yeniden kucaklamak için daha çok direnelim.
O, hayatın, hayatlarımızın etrafını rengârenk masallarla örmeyi, belki de kendi hayatındaki bütün diğer uğraşlardan daha elzem bellemişken, her fırsatta nefesine mahkûmiyet kuşatmasıyla saldırıp, sonunda bir de ‘müebbet’ istediklerinde, gitmişti… Adına ‘sürgün’ dediği bu yola çıkarken, bizi de bizden, masalları içimizden sökerek gitmişti sanki; öyle dağlanmış, öyle yalnız hissetmiştik. Ama, masalları onun kadar tanımadığımızdan belki; adaletin yerini bulmayacağına, bu saatten sonra bulsa da, onca hırpalanmanın ardından, bunun tam bir ‘adalet’ sayılamayacağına nasılsa, Pınar’ın artık masal anlatamayacağına da inanmıştık adeta; daha içimize bu inanç düştüğünde, başımızın üstünde kendini gösteren yanılgının gölgesine kör ve ketum bir kapanmışlıkla. Lâkin, onu Pınar yapan, tam da kendisinin söylediği üzere, ‘hep aynı şeylere akmamasıydı’; bazen kendini bile kurtaramadığı cendereden, masallarını hep uzak tutmayı başarması, masalını göğün her tonuna aynı şevkle fısıldaması, ‘sürgün’de bile özgür olması.
“Nefese müebbet” demiştim o giderken, bunda da yanılmışım, özür dilerim. Yalnız, ben yanılgılarımdan, onun sürgünüyle yalnızlaşmışlığımdan, yine onun sesiyle sıyrılırken usul usul, size yanılgının en büyüğüne dair bir şey daha söyleyeyim: Mucizeleri hapsedemezsiniz!