19 Ocak 2007’de Karin Karakaşlı’nın deyimiyle, hem, “sadece Hrant’ın öldürülüşüne değil, yakın tarihin tüm aşağılık tezgâhlarına meydan okuyan”, hem de, “kendi kaybettiklerinin acısını da o kayıpta bir kere daha tadan” vicdan sahipleri (ki aralarında sonradan, o gün oraya gidip “Hepimiz Ermeni’yiz” haykırışına katıldığına dertlenen azımsanmayacak bir güruh da vardı) Halaskargazi’ye düşmüş o bedeni gecikmiş bir vefa ve kardeşlik duygusuyla koştuğunda; artık ses ve sessizlik bile yeniden tanımlanıyordu, durduğu yer başından belli olanlarla, yerini henüz bulmuşlar arasında. Continue reading “Nar niyetine…”→
O, hayatın, hayatlarımızın etrafını rengârenk masallarla örmeyi, belki de kendi hayatındaki bütün diğer uğraşlardan daha elzem bellemişken, her fırsatta nefesine mahkûmiyet kuşatmasıyla saldırıp, sonunda bir de ‘müebbet’ istediklerinde, gitmişti… Adına ‘sürgün’ dediği bu yola çıkarken, bizi de bizden, masalları içimizden sökerek gitmişti sanki; öyle dağlanmış, öyle yalnız hissetmiştik. Ama, masalları onun kadar tanımadığımızdan belki; adaletin yerini bulmayacağına, bu saatten sonra bulsa da, onca hırpalanmanın ardından, bunun tam bir ‘adalet’ sayılamayacağına nasılsa, Pınar’ın artık masal anlatamayacağına da inanmıştık adeta; daha içimize bu inanç düştüğünde, başımızın üstünde kendini gösteren yanılgının gölgesine kör ve ketum bir kapanmışlıkla. Lâkin, onu Pınar yapan, tam da kendisinin söylediği üzere, ‘hep aynı şeylere akmamasıydı’; bazen kendini bile kurtaramadığı cendereden, masallarını hep uzak tutmayı başarması, masalını göğün her tonuna aynı şevkle fısıldaması, ‘sürgün’de bile özgür olması.
“Nefese müebbet” demiştim o giderken, bunda da yanılmışım, özür dilerim. Yalnız, ben yanılgılarımdan, onun sürgünüyle yalnızlaşmışlığımdan, yine onun sesiyle sıyrılırken usul usul, size yanılgının en büyüğüne dair bir şey daha söyleyeyim: Mucizeleri hapsedemezsiniz!