Kalemi ne zaman elime alsam, başka bir şey çıkıyor. “Başka bir şeyden” kastım, gündelik meşgaleler falan değil tabii, bu tuhaf ülkenin manyak meşguliyetleri…
Deniz Göktaş tahliye ediliyor meselâ; bırakın tutukluluğu, iddianamesi bile olmayan bir “suçtan” ötürü tutulduğu cezaevinden, bir masadaki karşılıklı konuşma esnasında sembolik olarak “salıveriliyor”, sonra hemen diyorlar ki: “Tutuklandın.” Gerisin geriye hücreye dönüyor Deniz anlamsız bir koridor yolculuğunun ardından ve içeri vardıktan bir süre sonra haber geliyor: “Hani seni bunca zamandır içeride tuttuğumuz suçlamalar vardı ya, işte onların iddianamesini de hazırladık, onlardan da tutuklandın!”
Author: Emre Dursun
KaçakRadyo2 | Love Bombing
Başlayalım ve sonra konuşalım, e mi? Ama hemen alayım içinizdeki endişeyi de: Çooook eğleneceğiz bugün. Bu başlığın en sağlam ve bir yandan da en melankolik şarkılarını en başta topladım ki, sonra yolumuza daha tatlı, tempolu devam edebilelim.
Ama “Love Bombing” niye, neden ve nasıl? Binlerce yıldır ortalıkta görünmemiş ama her nasılsa bir tarafınızdan uydurduğunuz o bütün “teşhisleri” tek tek anacağım bu serilerde ve cümle aleme rezil edeceğim hepinizi.
Bittiniz oğlum siz!
Hadi neyse, başlayalım bi:
“Suçluyu” övmek
Bir soruyla başlayalım: Ben ya da herhangi biri Burak Erdoğan’ı övse ne olur? Yerdiği vakit ne olacağını biliyoruz aşağı yukarı ama övdüğü takdirde bir sorun çıkacağını sanmıyorum açıkçası. Daha da ileri gidelim, birisi Recep Tayyip Erdoğan ya da AKP’yi övse ne olur? Olumsuz anlamda bir şey yaşanacağını yine sanmıyorum ve hatta doğru zamanda, doğru yerde yaparsa zengin bile olur.
Soruları da yanımıza alıp devam edelim…
Continue reading ““Suçluyu” övmek”KaçakRadyo1 | Kırk Bir
Gün madem bugün, lafa hemen gireyim olanca şımarıklığımla:
Bugün, yaş 41 yani Can Bonomo’ya gelene kadar ne şarkılar ve şarkıcılar seçerdim, seçebilirdim buraya, değil mi? Ama bu sevgili çocuk daha ilk albümünün ilk şarkısı ve sanırım ilk klibiyle fena tavladı beni. O bıçkın tavrı ile tam da o vakitler ihtiyacım olan hissi yaşattı bana galiba. Şarkının orijinal hâlinde değil ama klipte olan “racon” şöyle bir yokladı önce ve sonra da sıra o müthiş girizgâha geldi: “Haydiiiii!”
İşbirlikçi
Yazmak benim için hiç bitmeyen bir eylem yani o kadar ki, “O, arabayı kullanırken bile düşünür,” diyen iş arkadaşım bile bunu tespit eder aslında. Çünkü, o esnada da yazıyorumdur. Masamdam olduğu kadar zihnimden de asla uzak kalmaz kalem, defter ve kelimeler…
Diyeceğim o ki: Size ulaşsın ya da ulaşmasın, Emre bir yerlerde bir şeyler yazıyordur hep. Fakat güncel politikanın o sığ, her an değişen ve yoran sularına kalem batırmayalı çok uzun zaman olmuştu. En azından düzenli olarak yapmıyordum ve bu kasıtlı bir mesafeydi. “Hiçbir şeyin hiçbir işe yaramadığı” hissi beni de baştan aşağı kuşatmış ama karşı mahallenin azgın çığlıklarındansa kendi sokağımın sessizliği umutsuzlaştırmıştı beni. Hem, ağzına bir parmak bal çalınan herkes bir çırpıda karşı mahalleye geçiveriyordu zaten.
Karşı Pencere
Yazının başlığını hiç bekletip yormayalım boşuna ve sorayım önce vakitlice: Ferzan Özpetek’in, “La Finestra Di Fronte” filmini izlediniz mi? Yani, “Karşı Pencere.” (Enikonu kıskandığım izlemeyenler “spoiler”dan da hoşlanmıyorlarsa hemen uzaklaşsınlar buradan çünkü konuşacağım biraz…)
İlk izlediğimde çok etkilendiğim, içinde Sezen Aksu’nun tınılarını duyunca daha da bağlandığım ve defalarca seyretmekten bıkmadığım bu film, Roma’da monoton bir evlilik sürdüren Giovanna ile karşı apartmandaki genç adam Lorenzo arasındaki çekimi merkezine alır gibi görünür. Evet, GİBİ! Çünkü Özpetek’in sinematografik mahareti, ilk elden gözümüze soktuğu bu heteroseksüel ilişkinin arkasına yerleştirdiği derin ve trajik bir eşcinsel aşk hikâyesinde yatar aslında.
Filmin anlatısını derinleştiren karakter, hafızasını kaybetmiş yaşlı bir adamdır. Adını, yüzünü ve o muazzam dans sahnesini (ve elbette çalan şarkıyı -Historia de un amor-) gün gibi hatırlıyorum: Davide Veroli.
Yeni Hikâye
Az buçuk ustası, bir vakit kalfası, çokça da çırağı oldum bazı şeylerin ama ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… “İnsan” mefhumu algıda değiştikçe, Karl Marx’ın, neredeyse altında imzası olan Terentius’tan bile fazla benimsediği, “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (“Homo sum, humani nihil a me alienum puto”) sözünün anlamı biraz daha ayyuka çıktıkça ya da daha bir yerine oturdukça belki, o mayadan geldiğim için ben de ustalaşıyorum elbet birçok şeyde. Nâzım gibi kesin bir tavırla, “Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta,” diyebilir miyim bilmiyorum bu romantik saflık bünyede bakî oldukça ama galiba dengeyi öğrendim biraz. Denge, kendini öğretti bana. Tevazunun ve özgüvenin dengesini de. Biraz kurcaladım ve biraz da çözdüm galiba, kendi kendinin hakkını verebilme terazisini de.
Ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… Ama bir terazi bana dedi ki: En başta kendi kendinin kıymetini bilmeyenin biraz zor okunur esamesi. Çünkü burası, manipülasyon vadisi. Bir hamlede aklını alırlar, bir anda zemin kayıp gider ayaklarının altından, kaşınıp durmaktır ondan ötesi.
“İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değil.”
Söz burada işte. Bana Nil Karaibrahimgil gibi kafiye aratmayın gayri… Haydi!
Bana ‘ahbabını’ söyle!
Kişisel ilişki ve iletişimlerden tutun da toplumsal hayatın, siyasetin her zerresine tamı tamına uyarlanabilecek bir sözü vardır maliyecilerin. Kendi aralarında sıklıkla tekrarlar, bazan da aba altından sopa göstermek istedikleri durumlarda özellikle kullanırlar: “Biz dostlarımıza hiçbir şey yapmayız, düşmanlarımıza ise sadece kuralları uygularız.”
Bunca zihin tahribatından sonra size inanılmaz görünebilir ama kural ve kanunlar, Türkiye gibi bir “guguk” devletinde dahi oldukça net ve katidir. İş ki, herkes için kitabına uygun ve eşit şekilde uygulanabilsin. Ama öyle mi? Değil elbette…







