Akdeniz’in, Orta Doğu’nun ve Anadolu’nun ortak hafızasında Fatma’nın Eli (Hamsa); kötülükten koruyan, derman olan, evi ve ruhu bir arada tutan şefkatli bir kalkandır. Yalnızca coğrafyalarda mı? Hayır… Dinlerde de öyle, ki biliyorsunuz dinlerin hepsi de ne hikmetse aynı coğrafyadan çıkmıştır.
Müslümanlar onu, Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma’ya atfeder, Yahudiler Miriam’a, Hıristiyanlar da Meryem’e… Oysa bu sembol ilk kullanıldığında daha “kimseler yoktu” ortalıkta. Bugün “İlâhi Dinler” olarak anılan hiçbir din henüz bilinmiyordu. Fatma’nın Eli vardı ama: Mezopotamya’da, Kartaca’da, Yunan’da, Kuzey Afrika ya da İber Yarımadası’nda. Gebe Rhea, İda Dağı’nda bir elini yere bastırıp ıkınarak doğurmuştu Zeus’u mesela…
Bugün bile, anılan bütün bu coğrafyalarda ve dahi daha fazlasında gezdiğinizde birçok yerde görürsünüz onun simgesini. Anadolu’da, özellikle de yapılan çanağın çömleğin, ocağın, binanın üzerine basar bir kadın elini, o el orada durur sonsuza dek, bereket ve şifa getirsin, hasedi, gözü, “nazarı” def etsin diye…
Ne güzel anlatmış “dunyanin butun sabahlari” Ekşi Sözlük’te: “Anadolu’da hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, ‘El benim elim değil, Fâtıma Ana’nın eli’ diyerek başlar ve bitirirler.”
Eh, bize de değdi bir “Fatma’nın Eli”, ne mutlu ki… Efendim, karşınızda Fatma Sezen Yıldırım, nam-ı diğer “Minik Serçe” ama şanı, namını aşan bir güzel: Sezen Aksu.
Continue reading “KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli” →