KaçakRadyo7: Kan Çiçekleri

“Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki…”
Ahmet Telli

10 Ekim 2015 sabahı Ankara ve bütün memleket, cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en kanlı sabahlarından birine uyandı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce insan; emeği, eşitliği, insanca yaşamı ve hepsinden önemlisi barışı savunmak için başkentin göbeğinde bir araya gelmişti. Ancak halayların çekildiği, sloganların dostça yankılandığı o alan, iki canlı bombanın kendisini patlatmasıyla bir cehenneme çevrildi. IŞİD barbarlığının hedef aldığı şey sadece orada toplanan kalabalık değil, memleket insanının ısrarla yükselttiği bir arada yaşama iradesiydi.

Continue reading “KaçakRadyo7: Kan Çiçekleri” →

KaçakRadyo6: Rest

Ne diyordu Orhan Pamuk, “Yeni Hayat” romanının ilk cümlesinde: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Bu kadar. Bu kadar basittir bazan. Hatta, çoğu zaman…

Bir adım yalnızca. O adımı nerede, neye attığınız fark etmez. Ve evet, bazan bir kitapla da olabilir bu. Okurken kendinizi çözdüğünüz. Bazan bir şarkıyla olur: Dinlerken kendinizi duyduğunuz. Bazan anlık bir iç çekiş, kısacık bir duraksama, bazan bir koku bile… Büyük kopuşlarda gürültü yoktur. İçeriden “tık” diye bir ses gelir yalnız. Anlarsınız.

Sabır, tahammül, sınır (limit) mülkü yıkılmıştır! Had aşılmış, bardak taşmıştır! Onca iyi niyete rağmen her sabah ısrarla göndere çekilen suistimal bayrağı da nihayet yırtılmış, takke düşüp kel görünmüş; ederi de üzerindeki çul ve çaput kadar olanın defteri bir güzel dürülmüştür.

Görülmüştür!

Continue reading “KaçakRadyo6: Rest” →

Deniz Göktaş’ın savunmasının tam metni

Sadece Türkiye değil, Dünya Hukuk Tarihi’ne geçecek kadar muazzam bir “savunma” yapan Deniz Göktaş’ın savunmasının tam metni:

88 GÜN

Buraya Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan getirildim. Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi, kamuoyunda “kuyu tipi” olarak bilinen bir cezaevi. 3 Temmuz’dan, bu duruşma gününe kadar günlerim güneş almayan, hiçbir tutuklu/hükümlü ile iletişim kuramadığım bir hücrede geçti. Ailemle de bu süreçte, yüksek güvenlik gerekçesiyle, diğer cezaevlerinden farklı olarak, haftada yalnızca 10 dakika telefonda konuşabiliyorum.

Bugün 28 Eylül, 3 Temmuz’dan bugüne 88 gün geçti. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’ndaki stand-up gösterimde bir komedyen olarak, komedyen kimliğimle söylediğim 4 cümle sebebiyle 88 gündür tutukluyum. Cümle başına 22 gündür yüksek güvenlikli bu hücrede tutuldum. Ki bunlar minimum rakamlar, şimdilik cümle başına 22 gün diyelim.

Continue reading “Deniz Göktaş’ın savunmasının tam metni” →

KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli

Akdeniz’in, Orta Doğu’nun ve Anadolu’nun ortak hafızasında Fatma’nın Eli (Hamsa); kötülükten koruyan, derman olan, evi ve ruhu bir arada tutan şefkatli bir kalkandır. Yalnızca coğrafyalarda mı? Hayır… Dinlerde de öyle, ki biliyorsunuz dinlerin hepsi de ne hikmetse aynı coğrafyadan çıkmıştır.

Müslümanlar onu, Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma’ya atfeder, Yahudiler Miriam’a, Hıristiyanlar da Meryem’e… Oysa bu sembol ilk kullanıldığında daha “kimseler yoktu” ortalıkta. Bugün “İlâhi Dinler” olarak anılan hiçbir din henüz bilinmiyordu. Fatma’nın Eli vardı ama: Mezopotamya’da, Kartaca’da, Yunan’da, Kuzey Afrika ya da İber Yarımadası’nda. Gebe Rhea, İda Dağı’nda bir elini yere bastırıp ıkınarak doğurmuştu Zeus’u mesela… 

Bugün bile, anılan bütün bu coğrafyalarda ve dahi daha fazlasında gezdiğinizde birçok yerde görürsünüz onun simgesini. Anadolu’da, özellikle de yapılan çanağın çömleğin, ocağın, binanın üzerine basar bir kadın elini, o el orada durur sonsuza dek, bereket ve şifa getirsin, hasedi, gözü, “nazarı” def etsin diye…

Ne güzel anlatmış “dunyanin butun sabahlari” Ekşi Sözlük’te: “Anadolu’da hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, ‘El benim elim değil, Fâtıma Ana’nın eli’ diyerek başlar ve bitirirler.”

Eh, bize de değdi bir “Fatma’nın Eli”, ne mutlu ki… Efendim, karşınızda Fatma Sezen Yıldırım, nam-ı diğer “Minik Serçe” ama şanı, namını aşan bir güzel: Sezen Aksu.

Continue reading “KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli” →

Meşrep

Bilgi Üniversitesi’nin hazırlığını bitirip de ana bölüme (History) geçerken bendeki hava beyde yoktu, beyde! Gezi Direnişi sebebiyle hazırlığın son iki kuruna devam edememiş ama en son geçme sınavında, sınıftaki gözetmen hocayı bir de oraya işemekle (anlatırım bi ara) tehdit ederek büyük bir zafer elde etmiş, kendimi Santralistanbul’un “teletabilerle” dolu masalsı kampüsüne atmıştım, atabilmiştim çünkü nihayet. “Olağanüstü” olduğunu düşündüğüm İngilizcemle Erdem Kabadayı ve Daniel Ohanian’ın birlikte verdikleri bölümdeki ilk derse girdiğimde ise, beşinci dakikadan sonra yanımdaki arkadaşıma dönüp şunu dediğimi hatırlıyorum: “Hele bunların dili ne söyliy Sekine Kadın?”

Oldukça çabaladım, elimden geldiğince direndim. “Onlar” kırkıncı sayfaya geçerlerken ben kan ter içinde yarısını bitirdiğim için aynalara koşup kendimi öpmek istiyordum ama hayli geç kalmış bir üniversite öğrencisi için yalnızca İngilizce değildi ki dert, bir yandan da çalışmam gerekiyordu ve böyle örgün öğrenimin tam zamanlı ve fena halde “master degree” mesaisi beni bana bırakmıyordu. Sonunda, kendimi İstanbul Üniversitesi’nin ikinci öğreniminde (Tarih!) buldum.

Continue reading “Meşrep” →

KaçakRadyo4: Şiire Yakın

Sezen Aksu, ömrü billah yazdığı şarkı sözlerini topladığı kitaba ne isim vermişti: “Eksik Şiir”. Ama bir televizyon programında Candan Erçetin’e konuk olduğunda ve bu kitaptan söz açıldığında, “Sen de bir şiir kitabında bunları toplamışsın,” dendiğinde şunları söylemişti: “Şiir değil o, şarkı sözü Candan’ım ya! Tabii dikkat ediyorum ‘şiire yakın’ dursun diye… Belki yazmaya kalkarsam onu beceririm bilmiyorum ama müzik cümlesiyle söz cümlesinin birbirini tamamlaması gerekiyor, o yüzden de tek başına şiir olması mümkün değil. Eksik kalıyor gerçekten, zaten o yüzden adını ‘Eksik Şiir’ koyduk onun (kitabın). Hatta bana o isim bile fazla geldi.”*

Sezen’in yazdığı şiir mi değil mi, fazla mı eksik mi, bir sonraki sayıda siz karar verirsiniz artık ama ben onun bu cümlelerinin içinden “Şiire Yakın” sözünü çekip aldım kendime bu bölümde.


Ve evet, bazen çenemi tutamayıp uzatıyorum lafı böyle ama önce bir başlayalım da sonra devam edelim yine…

Yeniden, hoşgeldiniz:

Continue reading “KaçakRadyo4: Şiire Yakın” →

Unutmadığını hatırlamak

Klişeye düşmek istemem ama ne var ki, Eylül de pek müsait buna. Akşamlar ufaktan serinliyor, uyku aralarına küçük ürpertiler giriyor, yeşilin ve mavinin canlılığı gitgide azalıyor, güneşin sarısı yerini daha güzden bir sarıya bırakıyor. Zaman, kendini her zamankinden fazla hatırlatmaya başlıyor. İnsan tarihleri, günleri daha fazla karıştırıyor. Dün yaşadığı bir şey acaba gerçekten dün müydü diye düşünürken bir bakıyor ki, bu sabah geçmiş başından. Takvimin şirazesi kayıyor. İsimler gölgeleniyor. Rüzgâr tam rüzgâr bile olamamışken henüz, esmeyi yeni öğrenirmiş gibi üstümüzden başımızdan acemize kayıp geçerken, iç içe geçip perçinlenmiş hüzünle kederi de sürüyüp getiriyor ayaklarımızın dibine. En hatırlamamız gereken, her şeyi hatırlamamız gereken mevsimde dünya bizi unutmaya çağırıyor. Unutmuyoruz belki ama unutmadıklarımızı bile yeniden hatırlamamız gerekiyor.

Continue reading “Unutmadığını hatırlamak” →

KaçakRadyo3 | Şair Aysel

Mevzubahis memleketteki kötülükler, karanlıklar ve çirkinlikler üzerine konuşmak olunca elimizi de dilimizi de korkak alıştırmıyoruz. Öyle olması da gerekir. Bu aslında daha güzelini hak ettiğimize inandığımız ve daha iyisini istediğimiz için verdiğimiz bir mücadele. Yoksa insan kendi evine kolay kolay düşman olmaz. Biz de düşman değiliz zaten!

Bizler; olumsuzluklardan ve karanlıklardan bahsedildiğinde, bunlar eleştirildiğinde “Ya sev ya terk et” diye höykürenlere inat, “Hayır, sevmediğimiz durumlar olduğunda da kalmaya devam edeceğiz” diyenleriz. Çünkü biz -üç gün sonra ve yokluğunda 72. yaşını kutlayacağımız, 19 Ocak 2027’de ise aramızdan haince alınışının 20. yılında anacağımız- Hrant Dink‘in söylediği gibi, “Yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardanız”. En azından, gücümüz yettiğince buna aday olanlardan.

Ancak gelin, memleketin güzelliklerinden bahsederken de aynı cömertliği sergileyelim. Çünkü burası her şeye rağmen göz alıcı ölçüde güzel bir yer. Sadece ikliminden, coğrafyasından, mutfağından, kültürel çeşitliliğinden taşmıyor bu güzellik, insanından da taşıyor bazan. Oran-orantıyı bilmem, matematiğe de aklım ermez zaten, bu yüzden azınlık mı çoğunluk mu tartışmasına girmeyeceğim. Az da olsa bazan, o azı çok görerek dinleneceğim. Velhasıl, burası güzel insanlar yaratma konusunda da maharetli ve bereketli bir topraktır. Hemen her alanda keşfedilmiş ya da keşfedilmemiş sayısız cevher barındırır içinde. Kirletmeye gönüllü bir dolu cani olsa da, bu toprağın harcı o güzel insanların ruhundaki, aklındaki, kalbindeki berraklıkla karılmıştır.

Ne mutlu bize ki, onların ennnn güzellerinden, en delilerinden, en dahilerinden, en kıymetlilerinden ve ennnnn şairlerinden birini ağırlayacağız bugün. Karşınızda, eşsiz Aysel Gürel.

Continue reading “KaçakRadyo3 | Şair Aysel” →