Mutlak Buhran

24 yıllık AKP iktidarı süresinde hayatımıza çok fazla şey girdi ve birçok şey de bir daha geri dönmemek üzere kaybolup gitti. Gidenlerden birçoğunu artık anımsamıyoruz bile.

Anca öyle tuhaf bir hülya ya da baştan aşağı halüsinasyon içindeyken kimi Eurovision’u hatırlayıveriyor meselâ ansızın. Biraz detaycı ise spikerin söylediklerini bile duyar gibi olup sırıtabiliyor: “Ve işte can Azerbaycan’dan ülkemize tam puan geliyor,” diye bir çığlık koyuverirlerdi hani ve bundan beş dakika sonra sanki bambaşka bir şeyden söz edermiş gibi donuk ve tiksinti dolu bir sesle, “Yunanistan’dan Güney Kıbrıs’a tam puan çıkıyor, hiç şaşırmadık tabii ki!”

Kabul edelim ki saçma, çelişkili ama eğlenceliydi.

Continue reading “Mutlak Buhran” →

“I am Türkiye”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, NATO Ankara Zirvesi kapsamında düzenlenen basın toplantılarının birinde, Afganistanlı bir muhabire “Are you Iran?” diye sorması ciddi şekilde ses getirdi. Aslında Erdoğan, biricik partisi AKP ile yarattığı ve pek övündüğü “Yeni Türkiye”nin kurbanı oldu da diyebiliriz. O zihniyetin refleksi devreye girer girmez, bizatihi onlardan öğrenilen aşırı bir hoyratlık, dışlayıcılık ve kibir ile yerin dibine soktuğu alışkanlıkla, İngilizcesi üzerinden hayli hırpaladılar cumhurbaşkanını. Eski liderlerin İngilizceleri mi kıyaslama konusu olmadı, bunca yıldır en basit kalıpları bile öğrenememesinden mi dem vurulmadı, sayısız “Hav ar yu”lu diyalogları mı sıralanmadı, neler neler…

Continue reading ““I am Türkiye”” →

Bahar Topçu: Neyse ki herkes feminist olacak bir gün


Bunu kendisine bizzat söylediğim için, burada paylaşmakta da bir sakınca görmüyorum: Bahar Topçu, hayatım boyunca beni hiç şaşırtmamış insanlardan biri. Ama bu sıradan bir sürprizsizlik demek değil, heyecan verici bir tutarlılık ve istikrar demek.

Tanıştığımızda ikimiz de yirmili yaşların ortalarında, hayli tutkulu gençlerdik. Birlikte yazılar yazdık, söyleşiler yaptık, röportajlar verdik, tartışmalara giriştik, baş başa ya da bir kitle ile uzun yürüyüşlere çıktık, eylemlere katıldık… Hem bir yüksek lisans (Munise Nur Aktan, Galatarasay Üniversitesi, Türkiye) hem de doktora (Pınar Gürleyen, Simon Fraser Üniversitesi, Kanada) tezine girmiş Kronik Muhalif internet sitesine birlikte hayat verdik.

Bahar, bizim merceğimizdi. Güncel politik tartışmaların yer aldığı yayınları, teorik okumalarla da destekleyerek takip edip inceler, onlar üzerine son derece özenli, uzun ömürlü, seri ya da tekil yazılar yazar ve bizi her zaman daha fazlasını, daha başkasını düşünmeye sevk ederdi.

Yeşiller hareketine çok erken yaşlarda katıldı ve bu alanda hem fiziksel hem de zihinsel olarak büyük mesai harcadı. Bununla birlikte feminizm ve LGBTI+Queer mücadeleye de aynı ölçüde emek verdi.

Continue reading “Bahar Topçu: Neyse ki herkes feminist olacak bir gün” →

Size ne kadar lâzım?

A pair of shoes, belonging to a street vendor who was selling Turkish traditional bagel or simit, is placed at the bombing scene during a commemoration for the victims of Saturday’s bomb blasts, in Ankara, Turkey, October 12, 2015. REUTERS/Umit Bektas

Bir tren istasyonu çöktü Sırbistan’da ve 15 kişi hayatını kaybetti. Bu faciayla ilgili soruşturmalar sürerken, sadece olayla ilgili ihmaller değil başka bir dolu şey de saçıldı ortalığa. Hükümetin çeşitli yolsuzlukları ve hatta hükümet olmalarını sağlayan seçimlerde başvurdukları usulsüzlüklerle ilgili… Ülkenin başkenti Belgrad’ta yüz bini aşkın kişi indi meydanlara. Bir tek vaka ve 15 can için!

Daha bir gün geçmedi ki, Balıkesir’de patlayıcı imâl eden bir fabrikada korkunç bir iş cinayeti yaşandı ülkemizde: Tamamı 45 yaşın altında 11 yurttaşımız hayatını kaybetti bu katliamda. Her biri insanlık dışı koşullarda çalışan, çalışmaya mecbur bırakılan canlarımız. Kızmayın ama belki de bizim ülkemizde insanlarımızı kurban verdiğimiz en “basit” olaylardan biri bile diyebiliriz bunun için. Dolayısıyla biz de üstümüze düşeni yapıp bol bol “tweet” attık ve ertesi gün daha da uzun bir süre hep beraber insanlık dışı koşullarda yaşayacağımızı “müjdeleyen” o haber geldi. Yeni asgari ücret açıklandı: 22.104 TL. Küsürât olsun diye en sona yerleştirilmiş o rakam var ya hani, iktidar, kıymetimizi bize bir kere de böyle tebliğ etti. Sonuç? Sonuç ne olsun: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ kimimiz tweet attık.” (Bağışla, Orhan Veli.)

Continue reading “Size ne kadar lâzım?” →

Gorgo’yu beklerken

Gorgo’yu (ve keyfini) beklerken…

Yazın yolculuğunun başından itibaren kaleminin ucunu her daim sivrilten Leylâ Erbil, son iki eseri olan “Kalan” ile “Tuhaf Bir Erkek”te tam tamına bir şiir mızrağına çevirir onu. Mızrak, şairinin elinde öylesine estetik ve aynı zamanda o kadar gizemli bir silaha dönüşür ki, vurulan bile vurulduğunu çok sonra anlar neredeyse. Bilinç akışı yöntemini kullanırken okurun başını en çok döndürdüğü, imlâ işaretleri yerine ikame ettiği (kendi deyimiyle) “Leylâ işaretlerini” en baskın şekilde kullandığı “Tuhaf Bir Erkek” eseri bunun en çarpıcı örneği.

Erbil bu eserinde, kadın erkek fark etmeksizin 50 kuşağı yazarlarının hemen her tınısını taşımakla birlikte hem ekolünün hem de dilinin sınırlarından taşıp adeta bir Faulkner sarsıcılığına ulaşır. Bana kalırsa, bu eserini ilk romanı olan “Tuhaf Bir Kadın”la karşılaştıran birçoklarının “daha az politik” bulmaları da yine bu romanda kullanılan dilden kaynaklanır. Zira Erbil, 2011-2013 yılları arasında yazdığı “Tuhaf Bir Erkek”te Kürt Sorunu’ndan faili meçhullere, F Tipi cezaevlerinden ölüm oruçları ve işkencelere, Cumartesi Anneleri’nden madencilere, Sivas Katliamı’ndan Gezi Direnişi’ne kadar Türkiye tarihinin bütün arazlarına saplar mızrağını. Bunu yaparken öyle karakteristik bir “iktidar” portresi yaratır ki, suret ve isim değişirken zihniyet ve cisim hep aynı kalır.

Continue reading “Gorgo’yu beklerken” →

Ferhat Kentel ile söyleşi

#Arşiv

Güncel birkaç yazı üzerine çalışırken, silinip gitmiş ve uzunca bir süre karanlık bir kuyuda uyuklamış geçmiş paylaşımlarını da hızlandırmayı ve kişisel arşivimin tamamını bu sayfada bir an evvel toplamayı hedefliyorum. Bunun bazı zorlukları oluyor elbette, ki bunlardan en önemlisi de zaman. Birçok metnin veya deşifrenin üzerinden yeniden geçmek ve neredeyse hepsini redakte etmek gerekebiliyor. Ama daha önemlisi, en yakını 13 yıl öncesine ait bu içeriklere güncel şerhler düşme ihtiyaç ya da zorunluluğu…

İnsan, değişiyor. Bundan gocunacak değilim. Bırakın “her devrin dilini” konuşmayı, “zamanın ruhu” gibi bir romantizmle bile düşüncelerimi eğip bükme ferasetsizliğine düşmemeye gayret ettim hep. Tabii insan aynı zamanda aldanabiliyor, aldatılabiliyor da. Bu, devletin içine kendi elleriyle, her istediklerini vererek yerleştirdikleri kadrolarla çıkar çatışmaları başlayınca “aldatıldık” diyenlerin yaptığı gibi bir yalan ve çarpıtmayla aklanmıyorsa, bir sorun teşkil etmez diye düşünüyorum. Bugünlerde yeniden kör topal ve bence eskisinden çok daha belirsiz, plansız ve şuursuz şekilde başlatılmaya çalışılan “açılım” girişimini ele alalım. İlk teşebbüs üzerine Eylül 2010’da kaleme aldığım “Namerdin ‘barış’ masası” başlıklı yazıyı yeniden yayına hazırlamaya çalışırken nasıl bir tongaya düştüğümüzü, düşürüldüğümüzü net bir biçimde gördüm. Aynı durum, bu söyleşide değindiğimiz “Ergenekon Davası” sürecinde de yaşandı. AKP’nin, “statüko” ve hatta “derin devlet” olarak nitelendirdiği yapıları ortadan kaldırmak gibi bir kaygısı olmadığını ve aslî amacın bunların kontrolünü ele geçirmek olduğunu yıllar içerisinde tecrübe ettik. Bakınız, kendilerine yönelik olarak açılan “kapatma davası” esnasında feveran edip çok geçmeden DTP (sonra BDP, sonra HDP ve bugün Dem Parti) hakkında aynı dava açıldığında büründükleri kılıksızlık da AKP’ye dair çok işaret veriyormuş aslında. Ama bu ülkenin ve burada yaşayan barış yanlısı insanların ezeli hasreti olan eşit yurttaşlık ideali konusunda o kadar heyecanlanmıştık ki, tüm tereddütlerimize ve kafa karışıklığımıza rağmen umutlanmadan edememiştik.

Değişim, yanılgı, tuzak, hayal kırıklığı ya da başka bir dolu şey… Bugün belki bambaşka değerlendirebileceğimiz, farklı yanlarına bakabileceğimiz tecrübeler… Arşiv, bazan her şeyi daha iyi kavramamızı sağlayan işaretler koyabiliyor önümüze. En çok da bu nedenle değerli buluyorum dönüp geçmişe bakmayı. “Bilgelik, kendi aptallığından sağ çıkmanın ödülüdür,” demiş Brian Rathbone. Bilgelik makamına henüz erişememiş olsak bile, hem daha sağduyulu hem de daha temkinli davranmayı öğrendiğimize inanıyorum.

Söyleşiyi yeniden okurken, çok özlediğimi fark ettiğim Ferhat Kentel’e mahsus selam ederim…

E.D., Aralık’24 – Çanakkale

Continue reading “Ferhat Kentel ile söyleşi” →

Bir Katliam Yasası

2011’de Bianet’te yazdığım bir yazıda; 2007 yılının Ağustos ayında polis gözetimi altında öldürülen Festus Okey’in davası için bir müdahillik çağrısı yapmıştım. Bu genç göçmenin hunharca öldürülmesine gıyaben tanık olan insanların davaya müdahillik davetlerini, “sanıklığa çağrı” olarak duyurmuştum. O gün, ırkçı bir cinayet karşısında almamız gereken “risk” buydu. Aldık da…*

Niyetinin, siyasetinin tam tersi adlandırmalarla bizi kendi zekâ seviyelerine çekmeye çalışan cumhur ittifakının “Hayvan Haklarını Koruma Yasası“, meclisten geçti. Hayvanlar da hakları da zerre yer almıyor bu yasada. Sonra pozlar verildi, kutlamalar yapıldı, maklûbeler hüpletildi. Afiyet şeker ya da zehir zıkkım olsun, benim derdim o cenah değil. Benim derdim, BİZİZ!

Continue reading “Bir Katliam Yasası” →

Şaşkın İnsan Hakları

#Arşiv

Nagehan Alçı’nın eski eşi Rasim Ozan Kütahyalı hakkında X’te yazdıklarını gördükten sonra şaşırdığımı pek söyleyemeyeceğim. Bütün krizlerini yıllardır hepimizin gözleri önünde geçiren, dengesi ve ayarı olmayan, Ahmet Altan ve Taraf gazetesinin başımıza tümden bela ettiği bu canlıdan başka türlüsünü beklemiyordum zaten. Vasatlık denen şeye tur bindirecek ölçüde bir çirkinliğin sıradan ama tehlikeli temsilcilerinden biri olan Kütahyalı, hiç kimseye geldiği bu noktadan fazlasını en başından beri vaat etmiyordu. Galiba en başta da “hayat arkadaşına”. 

Continue reading “Şaşkın İnsan Hakları” →