Şşş! – Çetele ve Playlist

Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin tamamında 42 şair, 47 besteci ve 56 solist ağırlamışız. Aşağıda hepsini göreceksiniz ama önce şu iş benden çıksın bir: Bu serinin, son sayıda haklı olarak ve enikonu gömdüğüm Spotify’da bir çalma listesi var artık, “herkese açık”… Ben özellikle karıştırarak hazırladım ama siz de öğünden hemen evvel bir tur karıştırırsanız daha bile güzel olabilir…

Her şey için teşekkürler…

E.D., Ağustos ’26.

Continue reading “Şşş! – Çetele ve Playlist” →

Mutlak Buhran

24 yıllık AKP iktidarı süresinde hayatımıza çok fazla şey girdi ve birçok şey de bir daha geri dönmemek üzere kaybolup gitti. Gidenlerden birçoğunu artık anımsamıyoruz bile.

Anca öyle tuhaf bir hülya ya da baştan aşağı halüsinasyon içindeyken kimi Eurovision’u hatırlayıveriyor meselâ ansızın. Biraz detaycı ise spikerin söylediklerini bile duyar gibi olup sırıtabiliyor: “Ve işte can Azerbaycan’dan ülkemize tam puan geliyor,” diye bir çığlık koyuverirlerdi hani ve bundan beş dakika sonra sanki bambaşka bir şeyden söz edermiş gibi donuk ve tiksinti dolu bir sesle, “Yunanistan’dan Güney Kıbrıs’a tam puan çıkıyor, hiç şaşırmadık tabii ki!”

Kabul edelim ki saçma, çelişkili ama eğlenceliydi.

Continue reading “Mutlak Buhran” →

“I am Türkiye”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, NATO Ankara Zirvesi kapsamında düzenlenen basın toplantılarının birinde, Afganistanlı bir muhabire “Are you Iran?” diye sorması ciddi şekilde ses getirdi. Aslında Erdoğan, biricik partisi AKP ile yarattığı ve pek övündüğü “Yeni Türkiye”nin kurbanı oldu da diyebiliriz. O zihniyetin refleksi devreye girer girmez, bizatihi onlardan öğrenilen aşırı bir hoyratlık, dışlayıcılık ve kibir ile yerin dibine soktuğu alışkanlıkla, İngilizcesi üzerinden hayli hırpaladılar cumhurbaşkanını. Eski liderlerin İngilizceleri mi kıyaslama konusu olmadı, bunca yıldır en basit kalıpları bile öğrenememesinden mi dem vurulmadı, sayısız “Hav ar yu”lu diyalogları mı sıralanmadı, neler neler…

Continue reading ““I am Türkiye”” →

Şşş!|8 – Livaneli

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (sekiz)

Hem de “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” gibi bir başlık altında seri yapıp, buna uzun uzun çalışıp, önünü ardını hesaplayıp tam altı sayı boyunca ondan hiç bahsetmemek ne zordu, biliyor musunuz? Bilemezsiniz… Aslında orada bile pas geçecektim iyice biriksin her şey diye ama, hem ona kıyamadım hem de Orhan Veli’ye. Ama bir işaret vermiştim hatırlarsanız, “Belki de o, ‘Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin assolistlerindendir, kimbilir,” diye… Öyle!

Bu sayı, yürekten, sevgi ve minnet dolu bir saygı duruşudur Zülfü Livaneli’ye…

Continue reading “Şşş!|8 – Livaneli” →

Şşş!|7 – unutMADIMAKlımda!

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (yedi)

Bugün yasımız var.

Yasımız var. Bugün ve her gün. Yastayız. Ezelden beri.

Çünkü… “Bu cehennem bizim.”

2 Temmuz, bu memleket tarihinin en kara günlerinden biri. Düşmanın bize ne kadar yakın ve yanı başımızdaki o düşmanın da ne kadar azgın olduğunu gösteren lâin bir gün. O çocuk aklımla bile hiç unutmuyorum, “Show TV” logosu altında yapılan canlı yayında güzelim canların yandığını anbean izlediğimi. Hiç unutmuyorum, anneannemin defalarca dizlerine vurup “Ah, ah, ah” deyişini. Hiç unutmuyorum, ekmek aldığımız bakkalın bizi öldürmeye bu denli bilendiğini. Aynıları, aynı vahşetle katletti yıllar sonra Ali İsmail’i… Unutmuyorum.

#unutMADIMAKlımda

Yasımız var. Yasımız bir nebze tükenmeden hâlâ yanı başımızda. Soluk alışımızda. Her anımızda.

Continue reading “Şşş!|7 – unutMADIMAKlımda!” →

Sinan Dirlik: “Herkes başkasının diktatörünü seviyor”

Bazı insanlar vardır; bu memleketin bitmek bilmeyen gürültüsünde, o her kafadan bir sesin çıktığı enformasyon çöplüğünde sesini hiç yükseltmeden en derindeki hakikati fısıldarlar. Onlar binalar yıkılırken, hayatlar un ufak olurken ya da birileri sadece kendi “tık”ının ve algoritmasının peşinde koşarken, gözünü hikâyeden, kalbini ise insandan ayırmayanlardır. İşte benim için Sinan Dirlik, tam olarak bu çorak coğrafyanın ortasında ansızın kapısı aralanmış bir sığınak ve her şeyden önce çok kıymetli bir yol arkadaşı.

Onu ekranlarda, Reportare’nin o hafızayı taze tutan derinlikli yazılarında ya da YouTube’un  kendine has dünyasında “Gece Sohbetleri”yle insanlara yoldaşlık ederken izliyorsunuz çoğunuz. Ama Sinan’ı sadece bir gazeteci, bir iletişim akademisyeni ya da başarılı bir yayıncı olarak tanımlamak ona haksızlık olur bence. O, bu ülkenin en ücra, en kimsesiz köşesinde canı yanan birinin sesini duyduğunda kendi canı acıyan; sokağın, geçim derdinin, yasın ve dayanışmanın o saf, namuslu dilini hiç kaybetmeyen bir hakikat işçisidir zira. Akademiye de sığmadı, geleneksel medyanın o parıltılı ama prangalı odalarına da… Kendi yolunu, kendi kabilelerini kurdu (kimine ben de katıldım); her gece kameranın karşısına geçtiğinde o mikrofonu aslında toplumsal travmalarımızın yarasına basılan bir merhem gibi kullandı.

Bu kez Kaçak Kat’ta, o hep gıptayla baktığım şahane aklını ve kelimelerini benim sorularımın karşısına koydu Sinan. Ama biz bu sefer sadece teknik olarak değişen medyayı, dünyadaki yeni iletişim yöntemlerini ya da yapay zekayı konuşmadık. Sermayeden kaçarken kitlelerin beğenisine rehin düşme tehlikesini, “hak odaklı” kalabilmenin o ağır faturasını ve bu kadar deliliğin ortasında insan kalabilmenin ahlaki formüllerini didikledik.

Sözü uzatmayayım; kalemine, sesine ve en çok da o hiç eskimeyen dostluğuna hayran olduğum Sinan Dirlik’i ağırlamaktan gurur duyuyorum burada. O bin kere “Estağfurullah” dese, ben bin bir kere “Eyvallah” diyeceğim. Bakalım, kim kazanacak sonunda!

İyi ki varsın Sinan. Söz sende şimdi:

E.D., 25 Haziran ’26.


SİNAN DİRLİK SÖYLEŞİSİ | 1. Bölüm

EMRE DURSUN: Sinan, öncelikle çok teşekkür ederim bu söyleşi teklifini kabul ettiğin için, ne kadar onur ve heyecan duyduğumu yukarıda uzun uzun anlattım zaten, seni daha fazla şımartmak istemiyorum. (İstesem de başaramam.) Şöyle başlamak isterim izninle: Sen mesleğin mutfağını gördün, akademik teorisinin içinden bir güzel geçtin ve bugün geldiği “bağımsız dijital” boyutunu bizzat yaşadın. Klasik gazete odalarından/akademiden, YouTube canlı yayınlarına ve Reportare gibi platformlara, şimdi Haftalık gibi benim de gözbebeğim olan internet sitesine kadar uzanan bu yolculukta, sence “gazeteci” tanımı genetiğinden neyi kaybetti, yerine neyi koydu?

Continue reading “Sinan Dirlik: “Herkes başkasının diktatörünü seviyor”” →