Emirhan Yılmaz: Fenerbahçe’nin yeri her zaman birinciliktir

Bazı dostluklar aynı sırada başlar, bazıları ise aynı duyguda. Bizimki ikisinin ortasında bir yerde başladı. 2012 yılında, Bilgi Üniversitesi’nin İngilizce hazırlık sınıfında… Ben biraz gecikmiş bir üniversiteli olduğum için, Emirhan’la aramızda sekiz yaş vardı ama hayatın bazı meselelerinde yaş farkı değil, bakış farkı belirleyicidir ve herkes birbirinden öğrenir. (Ben de bunu en çok, genç dostum Çetin Altan’dan öğrenmiştim.) Emirhan Yılmaz’la kısa sürede hem arkadaş, hem abi-kardeş olmayı başarmıştık. Ve elbette bizi birbirimize yaklaştıran en güçlü bağlardan biri Fenerbahçe’ydi.

O hâlâ genç bir adam ama bahsettiğim yıllarına şahit biri olarak, aklımda en çok kalan şey enerjisiydi. Hayata ve sohbete hızlı giren, duygularını saklamayan, tutkularını açık yaşayan bir delikanlıydı. Zamanla o enerji yerini olgunluğa, o taşkınlık yerini derinliğe bıraktı. Bugün cevaplarını okuduğunuzda fark edeceğiniz şey tam olarak bu dönüşüm: Tutku hâlâ yerinde ama artık ölçülü; heyecan hâlâ canlı ama artık bilinçli. Bunları bir dost olarak değil, abi olarak yazdım ve bundan fazlasını söylemek haddim değildir diye düşünüyorum. 

Bilgi Üniversitesi Reklamcılık bölümü mezunu Emirhan Yılmaz ve mesleğinde de hayli başarılı genç bir iletişimci. Aldığı eğitim onun güçlü karakteristiği ile birleştiğinde, sözcükleri seçerken hem duyguyu hem de mesajı aynı kudretle taşıyabiliyor. Mesleğinde başarılı bir grafik tasarımcı olarak ilerlemesi de şaşırtıcı değil; çünkü hem estetik hem anlam arayışı olan biri o. Görsel dünyada kurduğu dengeyi, fikir dünyasında da kurabiliyor.

Bu söyleşide bir taraftarın heyecanını, bir kongre üyesinin sorumluluğunu ve bir genç adamın düşünsel olgunluğunu aynı anda göreceksiniz. Katılabilirsiniz ya da itiraz edebilirsiniz; ama samimiyetinden şüphe etmeniz mümkün değil! 

Benim için ise bu yalnızca bir futbol söyleşisi değil. Yıllar önce tanıştığım bir üniversite öğrencisinin, bugün düşüncelerini berraklıkla ifade eden bir yetişkine dönüşümüne tanıklık etmenin küçük ama kıymetli bir belgesi. Ben, bizimle gurur duyuyorum. 

İyi ki varsın Emirhan ve evet, iyi ki Fenerbahçeliyiz!

E.D., Mart ‘26

EMRE DURSUN: Sevgili Emirhan, aslında bildiğin gibi bu söyleşiyi daha önceden yapmayı planlamıştık ama bütün ölüm-kalım süreçlerinde istikrarlı bir şekilde “öldüğümüz” için bugüne kadar sarktı bu konuşma. Hızlıca ve öncelikle futbol takımı özelinde çok genel bir soruyla başlayacağım izin verirsen: Bulunduğumuz yer ve durum hakkında değerlendirmelerin neler?

EMİRHAN YILMAZ: Sevgili Emre, öncelikle beni konuk ettiğin için çok teşekkür ederim. Seninle geçmişte de Fenerbahçe konusunda birçok kez bilgi alışverişi yaptığımızı hatırlıyorum. Spora olan ilgin ve alakan nedeniyle bu söyleşiyi seninle yapmak benim için ayrıca heyecan verici. 

Soruna gelecek olursak; bulunduğumuz durumdan elbette çoğu Fenerbahçeli gibi memnun değilim. Fenerbahçe’nin oynadığı futbolun güven vermediğini her fırsatta dile getirdim. Eğer Türkiye’de şampiyonluk bekleniyorsa, bu bizim oynadığımız futbolla biraz zor gerçekleşecektir. 

Continue reading “Emirhan Yılmaz: Fenerbahçe’nin yeri her zaman birinciliktir” →

Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?

O, artık bu sayfanın misafiri değil, en güçlü ortaklarından biri. Bu nedenle belki de hiçbir girizgâha kalkışmadan şunu söylemem yeterli olabilirdi: Ey ahali, uyanık olun, mekânın sahibi geldi!

Yine de birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim: Toplumun “tek doğru” sanısıyla ördüğü kalıpların arasından geçerek, insan yaşamının kırılgan, çok yönlü ve bazen de zorunlu olarak “alternatif” akışlarını görünür kılan bu güçlü metin tartıştığı meselelerin yanı sıra; yazarının o karakteristik imzasının taçlandığı yakınlığıyla da bizi yine ilk elden suyun içine çekiyor.

Sevgili Beyza Dut bu makalesinde aileden devlete, cemaatten medyaya kadar uzanan görünür–görünmez tüm bağları yeniden sorgulatırken; sosyal ağların koruyucu olduğu kadar dışlayıcı, dayanışmanın kapsayıcı olduğu kadar hiyerarşik, “normal” addedilen yaşamın ise çoğu zaman kırılgan ve parantezli olduğunu hatırlatıyor.

Bu yazı, birlikte yaşama pratiğini romantize etme tuzağına düşmeden ailesinin çatlaklarında kaybolan, bir cemaati terk ettiğinde dışlanan, dayanışma ağlarının dışında kaldığı için hayatta kalma stratejilerini kendi sezgisiyle kurmak zorunda kalan insanların sessiz gerçekliğini anlatıyor.

“Mekânın sahibi”, kendi teorik izleğini tutarlı bir biçimde kurarken bizi de tartışmaya iştahlandırmayı istikrarla sürdürüyor.

Söz, yeniden Beyza Dut‘ta… İyi ki!

E.D., Kasım’25


Toplumsal normlar, bireyleri belirli yaşam tarzları ve davranış kalıpları üzerinden değerlendirerek bazılarını dışarıda bırakma eğilimi taşır. Bu süreç, bireyin kendi benliği ile toplumun beklentileri arasında bir gerilim yaratır; söz konusu gerilim çoğu kez korku, kaygı ve uyumsuzluk hissi olarak açığa çıkar.

Toplumsal bağlardan söz ederken çoğu zaman gözden kaçan kritik bir varsayım; herkes için sabit, otonom işleyen, kesin ve tekil bir toplum yapısı varmış gibi konuşulması; sanki hepimiz aynı düzene, aynı aile yapısına, aynı yaşam biçimine, fiziksel, zihinsel ya da ruhsal düzeyde aynı “gerçeklik sistemine” dahilmişiz gibi…

Kimileri için aile gerçekten bir dayanaktır; kimileri içinse bir tür çatlaklar ağıdır. Bazı toplumlarda dayanışma güçlüdür; bazılarında görünmez rekabetler, kıyaslamalar, tarihsel yükler dayanışmanın yerini alır. Kimi insanlar için sosyal bağ bir güvenlik duvarıdır; kimileri içinse tehlikenin ya da dışarıda bırakılmanın ta kendisidir.

Continue reading “Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?” →

Kimlik demişken…

Zaman zaman bazı metinler, yalnızca içerikleriyle değil, cesaret ettikleri sorularla da kıymet kazanır. Beyza Dut’un bu yazısı da onlardan biri. Kimlik, din, yurttaşlık ve cumhuriyet gibi konular üzerine düşünmek, her dönemde zor; çünkü bu kavramların etrafında tarih, ideoloji, inanç ve kişisel deneyimler birbirine karışır. Ancak tam da bu karmaşıklığıyla yüzleşmek, “çoğul bir düşünme biçimi”nin ilk adımıdır.

Beyza Dut, burada kimlik siyasetinin ötesine geçen, daha derin bir “sorumluluk etiği” çağrısında bulunuyor. Metin boyunca Cumhuriyet’i bir kopuştan çok, kümülatif bir öğrenme süreci olarak yorumlarken; devlet, toplum ve birey arasındaki o eski gerilimi yeniden tartışmaya açıyor. Her satırında, yüzleşmenin rahatsız edici ama iyileştirici gücü hissediliyor.

Kimi tespitlerine katılmıyor olabilirim — hatta bazı bölümlerde tartışmaya açılmayı hak eden güçlü iddialar var. Fakat bu yazının asıl değeri, tam da o tartışmayı mümkün kılmasında. Çünkü düşünce, yalnızca mutabakatla değil, dürüstçe konuşulabilen farklılıklarla olgunlaşır.

Bu nedenle ben de, kendi yorumlarımı sonraya saklayarak sözü Beyza’ya bırakıyorum.
Şimdilik diyabileceğim şu ki, onun kaleminden çıkan bu metin, hepimize aynı soruyu hatırlatıyor bence:

“Kimliklerimiz bizi birbirimize karşı mı, yoksa birbirimize karşı sorumlu mu kılacak?”

E.D., Kasım ’25


Kimlik, bugün sık sık hem savunulduğu hem de suçlandığı bir kavram haline geldi. “Ben neyim?” sorusu kişisel bir varoluş meselesiyken, toplumsal düzeyde kimlikler- ulus, din, mezhep, etnik aidiyet, sınıf, cinsiyet- siyasetin ve gündelik hayatın anahtar söylemlerine dönüştü. Bu dönüşümün iki tarafı var: bir yandan kimlik, aitlik ve dayanışma sağlar; öte yandan yaşamın dinamizmini, bireysel değişimi ve ortak insanlığı köreltme riski taşır. Ancak kimlik vurgusunun sınırlarını ve tehlikelerini de açıkça görmeliyiz.

Kimlik vurgusunun riskleri göz ardı edilmemeli. Eğer kimliklerimiz “yaşarken dondurulacak” ya da “ölürken mumyalanacak” kadar kutsal şekilde statik kabul edilirse o zaman bu yaklaşım yaşamın dinamizmini, deneyimlerin dönüşümünü ve bireysel benzersizliği tehlikeye atar. Kimliğe bu kadar kati muamele, biricikliğimizi ve yaşamın sürekli değişen doğasını köreltir; insan olmanın pratik serbestliğini sınırlar. Öte yandan kimliklerin aşırı merkeziyetçi bir biçimde vurgulanması, düşünceyi değer odaklı, kutuplaştırıcı bir zemine çekebilir: hangi değer özel, hangisi geneldir; hangisi bağışlanır, hangisi kınanır- bütün bu sorular, kimlik merkezli düşünme tarzıyla araçsallaşmaya ve zihni bulandırmaya açıktır.

Continue reading “Kimlik demişken…” →

Yeni Trend: Popülist Sol

Sol bitmedi.
Sadece başka bir dünyada, başka bir dilde konuşuyor artık.
Bu metin, o dilin şifrelerini çözüyor.

Sevgili Beyza Dut, çağımızın en karmaşık tartışmalarından birine — “solun kimlikten popülizme evrilişi” meselesine — berrak ve cesur bir bakış getiriyor.

Onun kaleminde tarih, siyaset ve vicdan birbirine dokunuyor; duygusal değil, düşünsel bir sorgulama hâline dönüşüyor.

Bu kıymetli makaleyi sadece bu sayfada okuyacak olmanız nedeniyle büyük bir heyecan ve onur duyuyorum. İncelikli, sürprizli ve cömert merhabasına aynı içtenlikle karşılık vererek, değerli arkadaşımın makalesiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Teşekkürler Beyza. Bu çağda hâlâ düşünmenin mümkün olduğunu hatırlattığın için.

E.D., Ekim ’25


Trump çağında solun yeniden doğacağını kim tahmin ederdi?
ABD’de sağ, liberal, muhafazakâr her kim varsa “woke” tartışmalarıyla meşgulken, solun kendisi bir kez daha kendi varlık nedenini hatırlamaya çalışıyor: Adalet mi? Eşitlik mi? Yoksa yalnızca mağdurları savunmak mı?

Bugün “sol” dediğimizde artık kimse 19. yüzyıl fabrikalarındaki işçileri, sendika salonlarındaki tartışmaları ya da Marx’ın ekonomik tahayyülünü düşünmüyor. Bunun yerine aklımıza kimlikler geliyor: LGBT+ hakları, ırkçılıkla mücadele, Filistin’e destek, iklim adaleti…
Hepsi değerli, hepsi insani; ama bu geçişin politik anlamı çok derin: Sol, sınıftan kimliğe evrildi. Ve belki de bu evrimin bedelini yine kendisi ödüyor.

Solun hikâyesi bir mekânla başlamıştı: 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kralcıların sağda, devrimcilerin solda oturmasıyla. “Sol” o günden beri statükoya karşı olanın adı oldu. 19. yüzyılda emekçi sınıfların sözcüsüydü; 20. yüzyılda anti-emperyalist hareketlerle birleşti. 1960’ların Latin Amerika’sında, 1970’lerin Türkiye’sinde ve 1980’lerin Avrupa’sında “sol” dendi mi, akla sömürüye karşı duran örgütlü bir sınıf mücadelesi gelirdi.

Continue reading “Yeni Trend: Popülist Sol” →

Şşş!|4 – Askıda sonbahar

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (dört)

Aslında Cesare Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”nda, sonrasında ise Albert Camus’nün daha farklı bir anlatımla söylediği bir şey vardır: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus aynı zamanda “Sisifos Söyleni”nde ölümü geciktirme uğraşını absürd bir çaba olarak nitelendiriyordu. 

(“Yaşamak” ve “yaşlanmak” konusunda bazı noktalara gelmeden önce, muhtemel bir yanlış anlamayı ortadan kaldırarak devam edeyim.) 

Continue reading “Şşş!|4 – Askıda sonbahar” →

Şşş!|3 – Kırkıncı Kapı

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (üç)

Başlıktan işkillenmeyenleri de bizzat uyarayım en baştan: Ben zaten bu sayıyı en çok da kendime hazırladım. Bakmayın “kırkıncı kapı” yazdığına, gitgide zayıflayan hafızama rağmen samimiyetle sayabildiğim kadarıyla, içinde bir süre barındığım tam elli üç kapı aralamışım bugüne kadar. (Ekistıralar hariçtir.) Halen göçebe olduğuma bakılırsa tam da yerleşememişim demektir ama… Olsun! Ben zaten…

Velhasıl dostlar, bu “playlist” kırkıncı kapıya değil, kırkıncı yaşın kapısına… Şey demek için biraz da: “‘İyi ki’ mi bilmem ama iyi bile geldin lan Emre, aferin sana!”

Continue reading “Şşş!|3 – Kırkıncı Kapı” →

Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (iki)

Onu bir şairden, sadece güfte olarak değil, beste olarak yazdıklarını ve dahi yorumlarını da şiirden ayırmak büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk olur. Hem zaten, “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” bittikten sonra bu seri yine devam edecek olursa onu tekrar tekrar ağırlayacağımız aşikârdır. Bu yılın Temmuz ayında 71. yaşını kutladı Sezen Aksu ama ben onun yaşını ilk kırkbeşliğini çıkardığı yıldan, 1975’ten başlatacağım. Onu o güne taşıyan yıllara saygısızlık değil bu, bilâkis, o yılları, adeta yeniden doğmak için ilmek ilmek örmesine duyduğum saygıdan.

Continue reading “Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”” →

“Bir Göztepe anısı…”

Askerden döndüğümde, askerliğe görece en yakın işlerden birini yaparak adapte olmaya çalışıyordum dünyaya: Güvenlik görevliliği! Birdenbire kendimi içinde bulduğum ama madem buldum, neden daha da abartmayayım diyerek sertifikasına kadar aldığım bu enteresan işi bir “meslek” diye yutturacak değilim ama bendeki yeri de, etkisi de farklı olduğu için asla kötü anmıyorum. 

Geceleri çalışırdım. Gündüzleri bir danışma personeline dönüşen “güvenlikler”, geceleri klasik bir fabrika bekçisi olup çıkıverirler. Radyoları ve radyatörleri vardır. Radyatör demeyi sevmeyenler elektrikli ısıtıcı da diyebilir. Üstelik bu insanlar, elektrikli ısıtıcıların her türüne sahip ve hakimdir yani ister ortamı ısıtsın, ister suyu, ister huyu. Çaydanlıkları vardır ya da “kettle”ları ve “ketıla” sık sık basarlar. Çay yada kahve olmadan sabahı etmek güçtür. Herkesler uykudayken uyanık olmanız beklenir ama gece personelliğini seçerken sizin aklınız da beş karış havada değildir. Siz de bilirsiniz ki, gece kaytarmaları ve şekerlemeleri için sonsuz fırsatlar belirecektir. Gündüzleri sizi yoklayan herkesler uykudadır çünkü. 

Continue reading ““Bir Göztepe anısı…”” →